DIE JUSTIZ ALS WAFFE

Die türkische Justiz ist derzeit die wirksamste Waffe des Staatspräsidenten Erdogan gegen Andersdenkende in der Türkei. Der Präsident verheimlicht nicht mal seine Absicht, die noch vorhandene Opposition bis zu den nächsten Wahlen auszuschalten. Dafür hat er seit über einem Jahrzehnt systematisch fast alle Staatsanwälte und Richter des Landes durch linientreue und islamistische Exemplare seiner Partei ersetzt.

Auf Anweisung Erdogans ermittelt die Generalstaatsanwaltschaft in der Hauptstadt Ankara gegen Abgeordnete der pro-kurdischen Demokratischen Volkspartei (HDP), weil sie die türkische Regierung aufgefordert haben sollen, den Völkermord an den Armeniern anzuerkennen.

Insgesamt 26 HDP-Abgeordnete werden deshalb wegen „Beleidigung des türkischen Staates“ gemäß Artikel 301 des türkischen Strafgesetzbuches angeklagt, weil sie sich am 24. April 2020, dem Gedenktag an die Gräueltaten während des Ersten Weltkriegs, geäußert haben sollen, berichtete die Nachrichtenseite T24 am Samstag.

Der Artikel 301 des TüStGB wird in den vergangenen zwei Jahren wieder verstärkt eingesetzt, um Oppositionelle aus dem Verkehr zu ziehen, oder Organisationsstrukturen wie Vereine oder politische Parteien zu zerschlagen. Er lautet:

1. Wer die türkische Nation, den Staat der türkischen Republik, die große Nationalversammlung der Türkei, die Regierung der türkischen Republik und die staatlichen Justizorgane öffentlich herabsetzt, wird mit sechs Monaten bis zu zwei Jahren Gefängnis bestraft.

2. Wer die staatlichen Streitkräfte oder Sicherheitskräfte öffentlich herabsetzt, wird gemäß Abs. 1 bestraft.

3. Meinungsäußerungen, die mit der Absicht der Kritik erfolgt sind, stellen keine Straftat dar.

4. Strafrechtliche Ermittlungen wegen dieser Tat hängen von der Ermächtigung des Justizministers ab.“

Die HDP hatte auf einer Sitzung des Zentralvorstands (MYK) am 24. April die Türkei aufgefordert, die Ermordung von 1,5 Millionen Armeniern durch das Osmanische Reich als Völkermord anzuerkennen, was zu heftigen Reaktionen in Ankara führte.

Die Türkei bestreitet den Vorwurf des Völkermords und behauptet, Hunderttausende von Armeniern und Türken seien bei Zusammenstößen ums Leben gekommen, nachdem sich ethnische Armenier in der Türkei im Krieg auf die Seite Russlands gestellt hatten. Sie behauptet, die Tötungen seien weder systematisch noch organisiert gewesen, und hat alle Versuche einer internationalen Anerkennung strikt abgelehnt.

Die im Gegengesetzt vorgeschriebene Genehmigung des Justizministers zur Einleitung des Ermittlungsverfahrens gilt als sicher. Zumindest ist es bisher nie vorgekommen, dass sich ein Justizminister trotz der Anweisung des Staatspräsidenten Erdogan querstellte.

Kurtuluş – Kuruluş hikayesi

Taner Akçam

Bu yazıda, “Helalleşme”den ne anlamamız gerektiği konusunda genel bir çerçeve çizmek istiyorum. Ana fikir, Türkiye’nin bugünkü sorunlarının temelinin “Kurtuluş ve Kuruluş” döneminde atıldığı ve Kuruluş kaynaklı yapısal sorunlarla karşı karşıya olduğumuzdur.

“Kurtuluş ve Kuruluş” yıllarına sadece “egemenlik hakkı” ve “bağımsızlık” ekseninden baktığımız için, bugünkü sorunların tohumlarının o yıllarda atıldığını göremiyoruz. Burada “Kurtuluş ve Kuruluş” yıllarının, sadece “bağımsızlık” değil “eşitlik” ilkesi ışığında da okunması önerilmektedir.

Bugün ve yarın için nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz sorusuna verilecek doğru cevap, dünün “eşitlik” ilkesi ışığında yeniden okunmasıdır. Eğer bu topraklarda demokrasi ve hukuk devleti egemen olsun istiyorsak, Kuruluşun yeni hikayesi şarttır.

 1. Tez: Siyaset, haksızlıkların çeşitli biçimleri etrafında mücadelelerin yapıldığı bir alandır. Tarihle Yüzleşmek yeni bir siyasi mücadele alanı olarak ortaya çıkmıştır. Ve siyasetin diğer alanlarından ayrıca ele alınmak zorundadır. Eğer kendimizi modern zamanlarla sınırlarsak, hepinizin en iyi bildiği siyasi mücadele alanı sınıf mücadelesidir. 

İnsanlar, siyasi arenada, sınıf mücadelesinde takındıkları tutuma göre saf tutarlar. Sol bu mücadelede, işçileri -proletaryayı veya genel olarak yoksulları temsilen ortaya çıktı. Her ne kadar solun büyük kısmı, sınıf mücadelesini her konuyu çözecek sihirli değnek olarak gördüyse de bunun böyle olmadığı anlaşıldı.

Ve başka haksızlıklara ilişin yeni siyasi mücadele alanları doğdu.

Örneğin, cinsiyet sorunu etrafında, kadınlar harekete geçtiler ve erkeklerle eşitlik istediler. Daha sonra kimliklerin tanınması bir alan olarak ortaya çıktı.

Topluluklar Ulus olarak, dinlerinin ve/veya dillerinin tanınması yani kimliklerinin tanınmasına yönelik kültürel talepler ileri sürdüler.

Sonra Çevre bir alan olarak ortaya çıktı.

Küresel ısıtmanın yarattığı sorunlar, doğanın ve çevrenin korunmasını çok önemli bir siyasi mücadele konusu yaptı.

Tarihle yüzleşme, geçmişte işlenmiş suçlar üzerine konuşma ve bir çözüm arama da böyle yeni bir alan olarak ortaya çıkmıştır.

Ve bu bana göre Türkiye’nin en temel problemidir. Tarihle yüzleşme, niçin çağımızın en önemli mücadele alanlarından birisi halini almıştır, bu konunun kendi başına ele alınması gerekir ve burada tartışması yapılmayacaktır.

2. Tez: Türkiye’de Tarihle Yüzleşmeyi Merkezine almış bir siyasi hareket şarttır. Eğer Türkiye siyaseti “yüzleşme”yi merkezine almazsa, Türkiye’de özlenen demokratik ve insan haklarına saygı duyan bir rejim gelmez. Eğer demokrasi istiyorsak, insan haklarına saygı duyan bir rejim istiyorsak, insanların eşit ve eşdeğer olarak yaşadıkları bir düzen özlüyorsak, dini-dili-etnik kökeni ne olursa olsun, tüm herkesin eşit vatandaşlık haklarına sahip olmasını istiyorsak tarihle yüzleşmek şarttır.

 3. Tez Türkiye’nin bugün en temel problemi, eşitsizliktir. Bugün bu toplumun farklı kesimleri eşit değildirler; aynı haklara sahip değildirler. Sünni Türkler daha eşittir.

Aleviler, Kürtler ve sayıları çok az kalmış olsa da Hristiyanlar, Yahudiler eşit vatandaş değildirler, önemli haklarından yoksundurlar. Ana problem, bu eşitliğin sağlanmasıdır. Bu eşitlik sağlanmazsa, Türkiye’nin toplum olarak bir arada duramama ihtimali oldukça kuvvetlidir.

Başta kanun önünde eşitlik olmak üzere, kimlikler üzerindeki baskıların kaldırılabilmesi ise ancak ve ancak tarihle yüzleşerek mümkündür.

Çünkü bu devletin kuruluşuna ayrımcılık ve eşitsizlik tohumları ekilmiştir. Kuruluştaki ayrımcılık ve eşitsizlik üzerine açık konuşamaz, bilince çıkartamazsak eşit vatandaşlık hakkını gerçekleştiremeyiz ve demokratik bir toplum kuramayız.

4. Tez: Her toplum birçok nedenle bir arada durur. Bunların en başında ama grup üyeleri arasında şu veya bu şekilde tesis edilmiş beraberlik duygusudur. Beraberlik duygusunu yaratan en önemli faktörlerden birisi yaşanmış ortak tarihtir. Her ulus-devletin, ortak bir hafızayı yaratan bir kuruluş-kurtuluşhikayesi vardır.

Bu hikâye hem insanlar arasında kolektif bir aidiyet duygusu yaratır hem de toplumun ayakta kalmasını sağlayan kurumlara meşruiyet zemini kazandırır. Özellikle Hukuk Devleti ve onun esasını oluşturan demokratik kurumların işlerliği açısından kuruluş-kuruluş hikayesinin kapsayıcı karakteri çok önemlidir.

 5. Tez: Türkiye’de bugünkü siyasi krizin ana nedenlerinden birisi ezbere bildiğimiz kuruluş-kurtuluş hikayesini toplumu bir arada tutmaya yetmemesidir. “Vatanı ve milleti bölmek isteyen iç ve dış güçlere karşı verilmiş bir yoktan var oluş savaşı” olarak bildiğimiz bu hikâye kapsayıcı değildir, aksine bu hikâye bugünkü sorunların üstünü örtmektedir.

Üstünü örtüyor, çünkü bugün karşılaştığımız sorunların temelinin Kurtuluş-Kuruluş yıllarında atılmış olduğunu görmemizi engelliyor. Bugün ülke nüfusunun önemli bir kesimi kendi hikayesini Kuruluş hikayesinde göremiyor. Kurtuluş-Kuruluş hikayesi, bu ülke vatandaşlarının önemli bir kısmının dışlanması üzerine inşa ediliyor, anlatılıyor.

 6. Tez: Hala Kurtuluş savaşı ve Kuruluş yıllarını kahramanlık ve zafer hikayeleri olarak okuyor ve anlatıyoruz. Kendimizi o denli o yıllarla özdeşleştiriyoruz bugünümüze de bu kuruluş ve kurtuluş yıllarının gözlüğü ile bakıyoruz. Bugün de savaşın hala bitmemiş olduğunu düşünüyor ve kendimizi tarihin kahramanlarının kıyafetlerini giyerek tanımlıyoruz.

1968 sol kuşağı, verdikleri mücadeleyi ikinci kurtuluş savaşı olarak tanımladı ve kendilerini ikinci Kuvayı Milliyeciler olarak gördüler.

AKP 2000’li yıllarda işbaşına gelince, başta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve „Ergenekoncu“lar olmak üzere, Aleviler dahil kendilerini laik olarak tanımlayan çevreler,  Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) karşı İkinci Kurtuluş Savaşı çağrısında bulundu ve Kuvayı Milliyeci olduklarını söylediler.

2013 Gezi olayları sonrası kendilerine Kuvayı Milliyeci demek sırası AKP çevrelerine gelmişti. Erdoğan bugün bile ekonomide Kurtuluş Savaşı verdiklerini söylüyor.

 7. Tez: Türkiye’nin bugünkü temel problemlerinden birisi, Türklerin ve onların sağcı, solcu, dinci, laik fark etmez siyasi elitlerinin kurtuluş ve kuruluş savaşlarının bitmemiş olduğuna inanmalarıdır.

Bu bakış bugün için üç önemli ciddi sorun yaratıyor. 

* Birincisi; solcusu da sağcısı da bugüne ve bugünün sorunlarına da hala kurtuluş-kuruluş savaşının zihniyet dünyasından bakıyorlar. Böylece, sadece kuruluş yıllarındaki dost ve düşman kategorileri bugüne aynen aktarılmıyor, bugünkü aktörler de aynı dost-düşman kategorileri ile değerlendiriliyor.

* İkincisi, kurtuluş ve kuruluş savaşlarının bu ülkenin vatandaşlarına karşı verildiğini görmüyorlar. Düşman olarak tanımlanan Ermeniler, Rumlar, Pontuslular, özellikle Alevi Kürtler bu ülkenin vatandaşlarıydı. Kurtuluş ve Kuruluş savaşları bu ülkenin vatandaşına karşı verilmişti. Nevzat Onaran’ın son kitabının başlığı, “Devletin Dahili Harbi” bu dönemi anlatan en özlü ifadedir.

* Üçüncüsü, kurtuluş ve kuruluşun aynı zamanda bir yıkım ve katliamlar tarihi olduğu görülmüyor. Birinci Dünya Savaşındaki başta Ermeniler olmak üzere, Süryani ve Rumların imhasını bir kenara bırakmak isteseniz bile, 1918 sonrası katliamlardan kurtularak ana yurtlarına, topraklarına dönen ve İstanbul’daki Ermenilerle birlikte sayıları yarım milyonu aşan Ermeni ve Rumlara 1918-1923 yıllarında ne olduğu sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor.

Yine bunun gibi 1921 Koçgiri, Pontus, 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı-Zilan, 1934 Trakya-Yahudi ve 1938 Dersim bu kuruluş döneminin yıkımlarının sembolleridirler. Türklerin kahramanlık hikayesi olarak anlattığı hikâyenin, bu insanlar için bir yıkım ve acının hikayesi olduğunu göremezsek bu ülkede ne yüzleşmeyi ne de helalleşmeyi başarabiliriz.

 8. Tez: Tarih boş bir çuvaldır. Ortasına neyi dikerseniz ona göre ayakta durur. Bugün, mevcut Kuruluş-Kurtuluş hikayesinin ortasında duran direk-çubuk egemenlik hakkıdır. İşgalci güçlere karşı çıkmak ve bağımsızlık isteyerek savaşmak bu hikâyenin ana direğidir.

Oysa bu direk eksiktir. Çünkü bugün en temel sorunumuz eşitsizlik ve adaletsizliktir ve eşitsizlik ve adaletsizlik kuruluş ve kurtuluşa içseldir.

Bugün, Kurtuluş-Kuruluşa içsel, yapısal sorunlarla uğraşıyoruz ve bu nedenle, bilinen kurtuluş-kuruluş hikayesi üzerine düşünmek ve yeni bir kuruluş-kurtuluş hikayesinin ne olması, nasıl olması gerektiği üzerine konuşmaya başlamak zorundayız. Kurtuluş-Kuruluş hikayesine, dışlanan, acı çeken, yok sayılan kesimlerin hikayeleri de entegre edilmek zorundadır.

Bunun için de tarihimizi, “eşitlik ve adalet” çubuğu etrafında yeniden okumamız, buna uygun yeni bir hikâye anlatmamız gerekiyor. “Eşitlik ve adalet” direği etrafında tarihi okuyamazsak, bugünü ve yarını eşitlik ve adalet üzerine kuramayız. Yani, tarih üzerine konuşmak geçmiş üzerine konuşmak değil, bugünümüz ve geleceğimiz üzerine konuşmaktır.

 9. Tez: Nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz, sorusu her şeyin merkezindedir: 2023 Cumhuriyetin 100’üncü kuruluş yılıdır. Gerek iktidar gerek muhalefet 2023 sonrası kuracakları Cumhuriyetin esaslarını bize anlatıyorlar. Taraflar birbirlerini esas olarak Cumhuriyetin kurucu değerlerinden sapmakla suçluyorlar.

Cumhur ittifakı en veciz ifadesini Devlet Bahçeli’nin, “kurucu değerler ve kuruluş felsefesi” sözlerinde bulan, yeni bir Anayasa yazarak yeni Cumhuriyeti bu temelde yeniden kuracaklarını söylüyor.

Erdoğan, yeni Anayasa metnini Ocak 2022’de açıklanacağı sözünü verdi.

Buna karşılık muhalefet, İktidarın Atatürk ismini silmekte olduğunu iddia ederek, “Atatürk gibi düşünmek” seminerleri, toplantıları düzenliyor; iktidara karşı, deyim yerindeyse bir “kültür savaşı” veriyor ve Atatürk ilkeleri üzerine oturmuş yeni bir Cumhuriyet’ten söz ediyorlar.

Benim iddiam ise gerek iktidarın ve gerekse muhalefetin esas aldıkları ve birbirlerini sapmakla suçladıkları Kurucu değerler ve Kuruluş felsefesinin bugünkü sorunların ana kaynağı olduğudur.

Osmanlı vatandaşı olan Ermeni, Rum ve Süryaniler vatandaş bile sayılmadılar. Katliamlardan sağ kalanların, vatandaş olarak hakları olmasına rağmen dönmelerine izin verilmedi. Kalmış olanlar da mallarına el konarak zorla ama yavaş yavaş yeniden ülke dışına sürüldüler.

Kürt Aleviler başta olmak üzere, Kürtler, Yahudiler eşit vatandaş olma imkanından mahrum bırakıldılar. Hristiyanlara  ve Yahudilere ülkeyi terk etmek, Alevilere, Kürtlere ve Çerkezlere Sünni Türk çoğunluk içinde asimile olmak tek seçenek olarak sunuldu.

Bugün bu nedenle, Sünni-Türkler dışında kalanların dışlandığı ve eşit haklardan mahrum bırakıldıkları bir Cumhuriyet ile karşı karşıyayız.

 10. Tez: Bugüne ve geleceğe ilişkin en temel problemimiz, Sünni Türklerin kendileri gibi olmayanlarla aynı haklara sahip olmayı, onlarla eşit ve eşdeğer koşullarda yaşamayı kabul etmemeleridir.

Sünni Türklerin, kendilerinin ötekilerden daha fazla hakka sahip olması gerektiğine dair duydukları kesin kanaat ve güven bugünkü sorunlarımızın temel kaynağıdır. Ve bunun temelleri İslami “Millet-i Hâkime” ilkesine bağlı olarak çok daha öncelere gitmekle beraber, kurtuluş-kuruluş yıllarında atılmıştır.

Sünni Türkler iktidarı paylaşmak istemiyorlar. Bu paylaşmamayı ve eşitsizliği ülkenin hukuk sisteminin içine bir nakış gibi işlemişlerdir. Hukuk ilkesinin olmadığı durumlarda, yazılı olmayan kurallar ve davranış normları geliştirmişlerdir. Ve bu nedenle, Türkiye “eşit olmayan vatandaşlar ülkesi” haline çevrilmiştir. Düzeltilmesi gereken bu çarpıklıktır.

Bunun için, etnik-dinsel özelliklerinden arındırılmış bir vatandaşlık hukuku şarttır. Hayatın her alanında eşit ve eşdeğer vatandaşlardan oluşan bir cumhuriyetin yaratılması ise, ancak buna ilişkin bir tarihin de anlatılmasıyla mümkündür.

11. Tez: Tarihe de bu gözle bakarsak göreceğiz ki, Osmanlı döneminde Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar, Müslümanlarla eşit haklara sahip olmak dışında bir talepte bulunmadılar. Cumhuriyet döneminde Kürtler eşit haklara sahip olmak dışında bir talepte bulunmadılar. Çerkeslerin istediği de başka bir şey değildi.

Fakat biz tarihimizi sadece egemenlik hakkı ve bağımsızlık gibi kategorilerle açıkladığımız için, eşitsizlik üzerine kurulmuş bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu göremiyoruz. Türkler, kendileriyle eşit olmak, iktidar ortak olmak isteyenleri ve bu doğrultuda hak iddia edenleri, yabancı güçlerle iş birliği yapan ve egemenliğimizi tehdit eden kuvvetler olarak gördüler. Kuruluş yıllarının Ermenilerini, Rumlarını, Kürtlerini, Çerkezlerini bu gözle değerlendirdiler.

Kendimizi Kuvayı milliyeciler olarak görmeye devam edersek, böyle de görmeye devam edeceğiz. Oysa, tarihe “eşitlik ve adalet” ekseninden bakarsak, Koçgiri’yi, Pontus’u, Şeyh Sait’i, Ağrı ve Zilanı ve Dersim’i eşitlik uğruna verilmiş mücadeleler olarak okumamız mümkündür.

Eğer Türkler, diğerleri ile eşit yaşamayı kabul etselerdi, bu sorunların hiçbirisi yaşanmayacaktı. Bunu görmek için ise tarihi ve bugünü sadece ulusal egemenlik perspektifinden okumaktan vazgeçmek, eşitlik fikri etrafında okumayı öğrenmek gerekir.

Ancak eşitlik ekseninde okunan ve hatırlanan bir tarih sayesinde, hem o dönemde dışlananların varlığını anlarız, onların hikayelerini kuruluş hikayesinin bir parçası haline getirebiliriz hem de bugün eşitliği esas almış bir vatandaşlık hukuku geliştirebiliriz.

 12. Tez: O halde, O halde tarihle yüzleşme tartışması bir geçmiş değil, bir bugün ve gelecek tartışmasıdır. Helalleşme tartışması, nasıl bir gelecek istediğimiz sorusuna vereceğim cevaba göre belirlenecektir.

Yeni Cumhuriyet etnik ve din kimliği ne olursa olsun herkesin eşit vatandaş olduğu bir Cumhuriyettir. Sünni-Türk olmayanların dışlanması esasına göre kurulmuş bir sistem tepeden tırnağa düzeltilmek zorundadır.

Hristiyanların, Yahudilerin, Alevilerin, Kürtlerin kendilerini eşit vatandaş olarak göremedikleri bir Cumhuriyet ayakta kalmaz.

 13. Tez: Sünni Türkler dışındakiler sadece vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmadılar. Hikayeleri de unutturuldu. Çektikleri acılar, yıkımlar yok sayıldı. Nüfusunu önemli bir kesiminin acısını, yıkımını yok sayan, onlara en temel vatandaşlık haklarını vermeyen bir Cumhuriyet kuramazsınız, kurarsanız da çöker.

Nüfusun önemli bir kesimi eğer anlattığınız kurtuluş-kuruluş hikayesinde kendilerine ait bir şey bulamazlarsa kendilerini o topluma ait hissetmezler ve bu yıkımın ilk habercisidir.

Bu nedenle, “eşitliği ve adaleti” merkezine almış, Hristiyan’ın (Ermeni, Rum, Süryani), Yahudi’nin, Alevi’nin ve Kürdün çektiği acıyı kabul eden, bu acıları kuruluş ve kurtuluş hikayesine entegre eden bir bakış şarttır. Tarihle yüzleşme bu nedenle şarttır. Belki de bunu, “onları dinlemeye hazır olmak” olarak da tanımlamak mümkündür. Türkiye ciddi bir sohbet susuzluğu çekmektedir ve toplumsal sohbet kaçınılmazdır. Başka hikayeleri dinlemek ve bu hikayeleri kurtuluş ve kuruluşun bir parçası yapmak, ihtiyaç duyulan budur.

 14. Tez: Kılıçdaroğlu, “Helalleşelim” diyerek çok önemli bir kapı açmıştır. Açılımının en önemli tarafı, Cumhuriyet Halk Partisinin tarihte yaptığı haksızlıklardan söz etmesidir. Tek tek saydığı örnekler de 1942 Varlık vergisinde durması ve daha geriye gitmemesine rağmen son derece önemli ve anlamlıdır.

Kılıçdaroğlu’nun bu kapıyı ne kadar açacağından ne kadar yürüyeceğinden emin değiliz.

İki önemli engel var önümüzde: Biri “yukardaki” diğeri “aşağıdaki” engel.

Her toplumun tarihiyle yüzleşmesinin sınırlarını ve boyutlarını belirleyecek olan “yukardaki” ve “aşağıdaki” değişikliklerdir. Genel bir kuraldır.

Eğer geçmişteki haksızlıklara neden olan kadrolar (parti, siyasi elit) iktidarda kalmaya devam ederlerse, yüzleşme olmaz. Elbette ki suçlardan sorumlu olanlar yüzleşmeye direneceklerdir.

Yüzleşmenin boyutu, eski elitlerin iktidarı ne kadar kaybettikleri ile doğru orantılıdır. Tamamıyla kaybettikleri durumda, yüzleşme “cezai adalet” biçiminde de gerçekleşebilir. Bu, suç işleyenlerin yargılanmasıdır.

Türkiye’de 2000’li yıllardan itibaren kısmi bir yüzleşmenin yaşanabilmesinin bir nedeni, AKP ile birlikte yeni bir siyasi ekibin işbaşına gelmesi idi. Bu ekip, geleneksel devlet kadroları ile uzlaşınca, çok sınırlı olan yüzleşme de bitti.

Kılıçdaroğlu, önerdiği “helalleşme” için, önce Partisi’nde yeni bir kadroyu işbaşına getirebilmesi, sonra da devlet bürokrasisinde önemli bir değişikliği sağlaması gerekiyor ki zor olan budur. Eski elitler değişmeden kimse ciddi bir yüzleşme ve helalleşme beklememelidir.

İkinci önemli koşul, “aşağıdaki” değişikliktir. Toplumun yüzleşmeyi ne kadar isteyip istemeyeceğidir. Sünni Türk çoğunluğun yüzleşmeye direniş göstereceğini tahmin etmek zor değildir. Çünkü sonuçta onlardan istenecek olan, “toplumsal eşitlik” doğrultusunda fedakârlık etmeleri, egemenliklerinden vazgeçmeleri, iktidarlarını paylaşmalarıdır.

Türk solunun yüzleşmeden uzak durmasının bir nedeni de budur. Yüzleşmeye “aşağıdan” direniş olması ihtimalinin bir diğer nedeni, fail-mağdur ilişkisinin çok karışık olmasıdır.

Yüzleşme genel kural olarak haksızlığa uğrayanın, „mağdur“ olanın isteyeceği bir şeydir. Oysa Türkiye’de „mağdur“ olduğunu ve kendisine haksızlık yapıldığını söyleyen her kesim, bir başka konuda faildir.

Ve her grup, sadece kendisinin „mağdur“ olduğu konu hakkında yüzleşme isterken, diğerine direnç gösterir. Kürtlerin Ermeni soykırımındaki rolleri konusunda direnmeleri verilebilecek en önemli örnektir. Cumhuriyet tarihi boyunca asimilasyona uğratıldıklarını söyleyen Çerkeslerin, Alevilerin de böyle bir sorunla karşılaşacaklarını tahmin etmek zor değildir.

Belki de tüm toplumla ilgili iki önemli zorluktan daha bahsetmek gerekir.

Birincisi, yüzleşilmesi istenen olay sayısı o kadar fazladır ki, bunun toplumda bir bunaltı yaratacağını tahmin etmek zor değildir. Olay sayısı arttıkça yüzleşme de zorlanılacak ve “en iyisi unutmaktır” denecektir.

İkincisi, toplumda tartışma kültürünün, konuşma ve dinleme kültürünün eksikliğidir. Türkiye, ağızdan çıkacak ilk söz ile fiziki kavga arasındaki yolun en kısa olduğu ülkelerden birisidir. Böylesi bir kültürel atmosferde, yüzleşmenin “kavga etmek” olarak anlaşılma tehlikesi büyüktür. Bunların her birisi, üzerine konuşulması gereken konulardır.

 15. Tez: Konuyu bugünkü Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile bitirmek isterim. ABD, 1776’da yayımlanan bağımsızlık bildirgesi ile özgürlüğüne kavuştu. Bu, Amerika’nın Kuruluş Bildirgesidir ve “tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların Yaşam, Özgürlük ve Mutluluk arayışının olduğu gerçeğinin apaçık olduğunu kabul ediyoruz,” cümlesi en önemli cümlelerinden birisidir.

ABD demokrasisinin temelinin bu cümle olduğu kabul edilir. Oysa bu cümlenin yazıldığı zaman ABD’de tüm insanlar eşit değillerdi, kölelik vardı ve bu cümleleri yazanlar da köle sahipleriydi.

ABD’nin, İngilizlere karşı savaşarak, yani anti-emperyalist bir savaş vererek özgür ve bağımsız bir ülke olduğu tartışma götürmez. Ama bu savaşın “bağımsızlık ve özgürlük” savaşı olduğunu söyleyenler, savaşın bir başka özelliğinin de üstünü örtüyorlardı.

Bu “bağımsızlık savaşı” köleliği korumak için de verilmişti. Özellikle güney eyaletlerinin bu savaşa katılmalarının en önemli nedenlerinin başında, Emperyalist-Sömürgeci İngiltere’nin kolonilerde köleliği kaldırma ihtimali geliyordu.

Bu nedenle, ABD bağımsızlığını ilan ettiğinde, ilk Anayasasında en az üç maddede köleliği koruyan hükümlere yer verdi. Yani, bağımsızlık yanında eşitsizlik de bu Anayasanın ve toplumun temel ilkesi olmuştu.

Bugün, ABD’de ırkçılık çok yaygındır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, ırkçılığın (kölelik sisteminin) yapısal olarak ABD’nin kuruluşunda yer almasıdır. Bu nedenle, ırkçılığa karşı mücadele eden ve oldukça yaygın olan sivil haklar hareketi, ABD’nin kuruluş hikayesine yeniden bakmayı ve köleliğin bu kuruluşun önemli bir parçası olduğunun kabul edilmesini önermektedir.

Türkiye’de ihtiyaç duyduğumuz da budur. 

MINDERHEITEN -WIE IMMER- UNERWÜNSCHT!

Das türkische Parlament hat einen Vorschlag zur Aufstockung der Mittel für die Minderheitenschulen der armenischen, griechischen und jüdischen Gemeinden des Landes abgelehnt, wie die Nachrichtenseite T24 berichtet.

Der Vorschlag, den der armenischstämmige Abgeordnete Garo Paylan von der prokurdischen Demokratischen Volkspartei (HDP) dem Planungs- und Haushaltsausschuss für das Jahr 2022 vorgelegt hatte, wurde von der regierenden Allianz aus der Partei für Gerechtigkeit und Entwicklung (AKP) und der rechtsextremen Partei der Nationalistischen Bewegung (MHP) abgelehnt, wie die Website weiter berichtet.

Paylan hatte den Gesetzesentwurf am 2. November vorgelegt, in dem er eine Aufstockung der Mittel um 40 Millionen Lira (3 Millionen Euro) im Staatshaushalt 2022 des türkischen Bildungsministeriums für insgesamt 22 solcher Schulen forderte, die von etwa 4.000 Schülern besucht werden.

Die von den armenischen, jüdischen und griechischen Minderheiten in der Türkei betriebenen Schulen haben seit langem mit finanziellen Schwierigkeiten zu kämpfen, die durch den allmählichen Rückgang der Schülerzahlen im Laufe der Jahre noch verschärft wurden. Das diese Schulen nicht mehr unterstützt werden, hängt einzig allein mit der generellen Ausrichtung der Politik der Regierung zu tun. Die Minderheiten sollen dazu „bewegt“ werden, das Land zu verlassen.

Zu Beginn des letzten Jahrhunderts gab es in der Türkei über 1.900 armenische Schulen mit 173.022 Schülern, wie Paylan in der Begründung seines Antrages im Parlament feststellte.

DAS ENDE EINER LEGENDE

„Die Türken sind gastfreundlich“, oder „die Türken sind freundlich gegenüber Ausländern“, und so weiter und so fort. 

Das sind nur Sprüche, Phrasen aus einem türkischen Phantasiegebilde, was nie existiert hat.

Ich zeige heute ein Beispiel des regulären Umgangs mit Fremden, mit den Flüchtlingen und Ausländern in der Türkei. 

Die Stadt Bolu liegt zwischen Ankara und Istanbul. Früher sagten die Istanbuler, dass die besten Köche des Landes aus Bolu stammen. Ich habe dies nie überprüfen können. Ansonsten fällt diese Stadt nicht besonders auf. 

Bis auf die Stadtverwaltung.

Der Oberbürgermeister dieser Stadt ist Mitglied in der größten Oppositionspartei, der sozialdemokratischen CHP. Der OB gehört vermutlich zu dem faschistoid-nationalistischen Mehrheitsflügel der Partei. 

Seit Monaten bemühen sich dieser Oberbürgermeister und seine Stadtverwaltung, Ausländer und Flüchtlinge aus der Stadt zu vertreiben. Und zwar nicht heimlich. Nein, die Ausländerfeindlichkeit wird offen zur Schau gestellt, Flüchtlinge, Menschen ohne die türkische Staatsangehörigkeit werden gezielt aus der Stadt vertrieben.

Heute hat das Stadtparlament von der Stadt Bolu auf Antrag des Oberbürgermeisters beschlossen, dass die Wassergebühren für nicht Türken auf das 11-fache erhöht werden. Pro Kubikmeter auf 2,5 US Dollar. 

Und wenn ein Ausländer, der eine Aufenthaltsgenehmigung in Bolu hat, heiraten möchte, muss er der Stadtverwaltung 100.000 türkische Lira als Gebühr vorlegen. Das sind fast 10.000 Euro. 

Diesem Antrag haben neben der Republikanischen Volkspartei, auch die „gemäßigten“ Grauen Wölfe, die IYI Partei zugestimmt. Die Regierungsparteien AKP und MHP sollen dagegen gestimmt haben.

Andere Reaktionen? 

Keine. Vor allem keine Reaktionen aus der sozialdemokratischen Partei CHP. 

Stellt Euch vor: Ein SPD-Oberbürgermeister würde einen ähnlichen Beschluss in einer deutschen Stadt gegen Ausländer im Stadtparlament beschließen lassen? 

Deswegen sage ich, diese „türkische Gastfreundschaft“ sei eine Legende. 

Kılıçdaroğlu, tarihle yüzleşme ve yeni kurucu hikaye

TANER AKÇAM 

Bu ülkede eğer yeni bir Cumhuriyet istiyorsak, artık bu savaşı bitirmemiz ve bu savaş dilinin dost ve düşmanlarına bir son vermemiz; kendimize yeni bir kuruluş hikayesi anlatmamız gerekiyor. Ve bu kuruluş hikayesi, başta Ermeni soykırımı olmak üzere, yaşanan tüm yıkımları, Cumhuriyetin kuruluş hikayesinin bir parçası yapması gerekiyor

Aşağı yukarı 30 yılı aşkın bir süredir, Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmesinin zorunlu ve siyasetin bu konuyu merkezine almasının şart olduğunu savunurum. Bu konuda o kadar çok yazı yazdım, konuşma yaptım ki bazen boş duvara konuştuğum hissine de kapıldım. Ama Kılıçdaroğlu son çıkışıyla yazdıklarıma ses vermiş görülüyor. Üstelik bu yazılarımdan birisindeki sözlerimi de tekrar ederek (Gazete Duvar 16 Aralık 2020)

Şimdi herkes, Kemal Kılıçdaroğlu eksenli, “Yapar mı yapmaz mı?”, „Ne kadar yüzleşir ne kadar yüzleşmez” tartışmasıyla meşgul. Oysa bu doğru bir yöntem değil. Tartışmanın sadece Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri etrafında dönmesi bize bir şeyi gösteriyor. O da bu tartışmaya katılanların söyleyecekleri bir şey yok; bu nedenle yapabildikleri “çekiştirmenin” ötesine geçmiyor.

Burada konuyu bir adım ileri götürmek ve yüzleşmenin hangi çerçevede ele alınması gerektiği konusunda, Dersim özelinden hareketle bazı gözlemlerde bulunmak istiyorum. Ana tezim, Türkiye’nin temel probleminin, onun kuruluş hikayesi olduğu ve bizim yeni bir kuruluş hikayesine ihtiyacımız olduğudur.

Kuruluş hikayesi ön koşuldur

Bir ulusu bir arada tutan faktörler arasında önemli olanlardan biri anlatılan kuruluş hikayesidir. Bu hikâye hem insanlar arasında kolektif bir aidiyet duygusu yaratır hem de toplumun ayakta kalmasını sağlayan kurumlara meşruiyet zemini kazandırır. Özellikle hukuk devleti ve onun esasını oluşturan demokratik kurumların işlerliği açısından kuruluş hikayesinin kapsayıcı karakteri çok önemlidir. Burada Ulus’u Hannah Arendt’in jenerik ‘ulus devlet- nation state’ bağlamında kullandığımı söylemek isterim ve kastettiğim Türkiye’dir.

Türkiye’de anlatılan ve hepimizin ezberlemiş olduğu kuruluş hikâyesi artık bu ulusu bir arada tutmaya yetmiyor. Yaşanan bir ‘toplumsal doku dağılması’, ‘kumaş yırtılmasıdır’. Son yıllarda, çok sınırlı da olsa var olan hukuk devletinin ve demokratik kurumların son derece ciddi erozyona uğramasının arka plan nedenlerinden birisi de bu bilinen kuruluş hikayesinin çökmüş olmasıdır. 2023’e giderken yeni bir Cumhuriyete ve buna uygun yeni kurucu bir hikâyeye ihtiyacımız var. Ana soru, yeni Cumhuriyetin kurucu hikâyesinin köşe taşlarının ne olacağıdır. Bu konuda birkaç öneride bulunmadan önce eldeki kurucu hikâyenin ana probleminin ne olduğuna değinmek isterim.

Kurucu hikayesi bugün niçin sorun?

Türkiye’nin bugünkü kurucu hikâyesi, esas olarak onun kuruluş savaş(lar)ını anlatır. O zamanın ve savaşının dili bugün de egemendir. Bugün geçmişimiz ve geleceğimizle kurduğumuz ilişkiyi esas olarak belirleyen o dönemde oluşmuş bu savaşın dilidir. Başlangıç tarihini 19’uncü yüzyıl başındaki Sırp isyanına veya 1878 Berlin anlaşmasını kadar geriye götürebilirsiniz. Ama özel olarak 1912-13 Balkan savaşları ile derinleşen ve 1938’de tamamlanan kuruluş savaşlarında oluşan bir savaş dilinden söz ediyorum. Ve bugün için de zihinlerde devam eden bir savaşın varlığından söz ediyorum.

Bu kuruluş hikâyesini “vatanı ve milleti bölmek isteyen iç ve dış güçlere karşı verilmiş bir yoktan varoluş savaşının” anlatımı olarak özetlemek mümkündür. 1918-1923 Kuruluş savaşının bu dilin oluşmasında çok özel bir yeri vardır. Bu anlatı, ülkenin gerek siyasi gerekse entelektüel kültürel atmosferine büyük ölçüde egemendir. Burada sağcı-solcu, laik-Müslüman, Alevi-Sünni fark etmiyor. Çünkü bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkımı ile sonuçlanan yüzyılı aşkın savaşlara ve onların yarattığı travmalara bir son verdi.

Savaşlar ve takip eden yenilgiler her ulus için bir aşağılanma ve küçük düşürülmedir. Ortada yıkılmış ve yaralanmış bir ulusal onur vardır. Savaşlardan yenilgi ile çıkan her ulus, ilk iş olarak yıkılmış onurunu tamire soyunur. Türk Kuruluş Savaşı, yaralanmış ve zedelenmiş Türk onuruna sürülmüş bir merhem gibiydi. Bu nedenle, sağcısından solcusuna, İslamcısından milliyetçisine, laik sekülerlerinden Alevilere kadar geniş kesimlerce sorunsuz kabul ve tekrar edildi.

Cumhuriyet’in kuruluş hikayesinin en önemli tarafı, onun bir zafer ve bir kahramanlık menkıbesi olarak anlatılmasıdır. Bu anlatımın bugün için çok ciddi sonuçları vardır.

Kuruluş hikayesinin üç olumsuzluğu

Birinci olumsuz sonuç: Bugün dahi hala bu savaşlarda oluşmuş savaşın dilinin kullanıyoruz. Bu savaş dili ile, sadece o dönemin savaş(lar)ı ve yapılanlar kutsanmıyor, o savaşların deneyimleri de bugüne aktarılıyor ve bugünün olayları da esas olarak o dönemin savaş söylemi içinde değerlendiriliyor. Savaş yıllarında oluşmuş dost ve düşman kategorileri sadece bugüne aynen aktarılmıyor, bugünkü aktörler de aynı dost-düşman kategorileri ile değerlendiriliyor.

Yani, savaş deneylerinin aktarılması eksenli oluşan bir kuruluş efsanesi, bize savaşın bugün hala devam ettiğini hatırlatıyor. Söylemde hala devam eden, bitmemiş savaş bugünkü en temel problemimizdir. Bu kuruluş savaşının artık bitirilmesi ve bu savaş döneminde oluşmuş dile bir son verilmesi gerekiyor.

İkinci olumsuz sonuç: Kuruluşu ve özellikle bugünü hala devam eden bir savaşın diliyle anlamaya ve açıklamaya çalışmak, düşman olarak tanımlanan ve zaferin kendilerine karşı kazanıldığı söylenen kesimlerin yine bu ülkenin vatandaşları olduğunun görülmemesi sonucunu doğuruyor. Sözü edilen kuruluş savaş(lar)ı aslında Osmanlı-Türk devletinin kendi vatandaşlarına karşı yürüttüğü bir savaş idi. Devletin, kendi vatandaşına karşı verdiği savaşı, bize bir zafer ve kuruluş hikayesi olarak anlatması ve savaşta oluşmuş söylemin bugün bile devam ettirilmesinin doğrudan sonucu ise bu ülkenin önemli bir kesiminin dışlanması ve yok sayılması oldu. Bu ötekileştirilenler ve bugün de hala düşman olarak görülenler, önce vaktiyle bu ülkenin yüzde 25’ini oluşturan Hıristiyan vatandaşları idi. Ve daha sonra özellikle Koçgiri ile başlayan yeni süreçle birlikte Kürtler ve Aleviler de buna dahil edildiler. Dersim, bu savaşların belki de son durağını temsil eder.

Üçüncü negatif yan sonuç: Kuruluş hikayesinin hala devam ettiği düşünülen bir savaş olarak anlatılması ve hatırlanması anlatılan hikâyenin aslında bir yıkım ve katliam hikayesi olduğunun görülmemesi sonucunu doğuruyor. Ve bu yıkımla asla yüzleşme ihtiyacının duyulmuyor olmasının asıl nedeni budur. Çünkü, yıkımlar, katliamlar ve yaşanılan acılar, bir zaferin olmazsa olmaz yan ürünü olarak görüldüler. Bu nedenle ne 1968 sol kuşağı ve oradan üreyen solcu örgütler, ne 2000’li yılların Ergenekoncuları ne de 2013 Gezi sonrası AKP çevreleri, kendilerini “Kuvayı Milliyeci” olarak tanımlamakta bir mahsur gördüler. Kendileri bugünün yeni kurucu kahramanlarıydı ve yapmaları gereken de atalarının yarım bıraktığı işi tamamlamaktı. Siyaseten yaptıklarını “ikinci kurtuluş savaşı” olarak göstermeyen ve böyle anlatmayan bir siyasi çevre bulmak gerçekten zordur.

Yeni bir hikâyenin bazı ön taşları

Bugünkü Cumhuriyetin en önemli krizi budur ve üç sac ayağında sahiptir: Kuruluş hikayesinin sadece bir zafer savaşı olarak anlatılması; bugün de hala bu savaşın devam ettiğine inanılması ve bugünkü sorunlarla bu savaşın mantığı ve diliyle yaklaşılması ve yok edilen ve imha edilenin bu ülkenin vatandaşları olduğunun görülememesi… Bu nedenle tarihteki yıkımların, katliamların, acıların bu hikâyede yeri yoktur. Bu kuruluş hikayesi bu şekilde anlatılmaya devam edildiği müddetçe ne tarihle yüzleşmek mümkündür ne de barış ve demokrasiyi esas almış bir gelecek kurmak.

Bugün artık değişmesi gereken budur. Bize yeni bir kuruluş hikayesi şarttır. Artık savaşın bittiğinin kabul edilmesi ve bu savaş diline bir son verilmesi gerekiyor. Bugünün siyasetine geçmiş savaşın zihniyeti ve diliyle yaklaşmak bir kuruluş değil bir yıkım habercisidir. Geçmiş üzerine konuşmak sadece tarih konuşmak değildir, geleceği kurmaktır. İyi bir gelecek kurmak istiyorsanız, geçmiş yıkımları büyük zaferler olarak anlatmaktan vazgeçmek ve geçmişte yaşanmış yıkım ve katliam hikayelerini yeni kuruluş hikayesinin bir parçası haline getirmek zorundayız.

Eğer bu Cumhuriyet’te tüm vatandaşların eşit ve özgür biçimde bir arada yaşamaları arzulanıyorsa imha edilen ve yok sayılan vatandaşlarının hikayesinin de kuruluş hikayesinin bir parçası haline getirilmesi şarttır. Hıristiyan’ın, (Ermeni, Rum, Süryani) Yahudi’nin, Kürt’ün, Alevi’nin çektiği acıyı yeni kuruluş hikayesinin harcı haline getiremezsek yarını kuramayız. Bu kesimlerin yaşadıkları katliam ve acıların öyle çok kesişme noktası vardır ki, tarihe eleştirel gözle bakarak bu kesişmeleri görmemiz mümkündür.

Dersim’in yeri ve anlamı

Benim açımdan, 1937-38 Dersim soykırımı üzerine konuşmamızın anlamı burada yatıyor. Dersim katliamı, kendisinden önceki yaşanan katliamların hem son noktasıdır ve hem de onların izlerini taşır. Başta Ermeniler, Hıristiyanların imhasının derin izlerini Dersim soykırımında da yaşarız. Dersim, Ermeni, Süryani ve Rum soykırımının nihai bir noktası, Osmanlı’da başlayanın Cumhuriyette tamamlanması gibidir.

Ve aslında bu sürekliliği gözlemek için 1937-1938’de kadar beklemeye de gerek yoktur.

Kesişme noktalarına ufak örnekler

1920 Aralık ayında kurulan Milli Ordu’nun kumandı Sakallı Nurettin Paşa’nın verdiği ilk emirlerden birisi Koçgiri ve Dersim bölgesindeki Müslüman olmayanların listesinin çıkartılmasıdır. Koçgirililer, “Ermenilerden sonra sıra bize geldi ve bizi de Ermeniler gibi sürecek ve kesecekler”, endişesi ile hareket ederler. Nitekim, resmi yazışmalarda, Koçgiri katliamının gerekçesi olarak gösterilen Ümraniye olaylarının gerçek failinin Ermeniler olduğu yazılır ve bölge insanı Ermenilerle iş birliği yapmakla suçlanır. Koçgiri ve Dersim katliamlarında önemli bir rol oynayan Hüseyin Hüsnü olarak da bilinen Abdullah Alpdoğan, Ermeni ve Pontus soykırımlarında da çok önemli roller oynamıştır. Şükrü Kaya ve Mustafa Abdülhalik Renda gibi Ermeni soykırımının baş aktörlerinin Dersim soykırımında da başrol olduklarına değinmek bile gereksiz.

Daha 1937-38 katliamından beş yıl önce bile, 1933’te Dersim’de yapılan askeri operasyonların önemli hedeflerinden birisi bölgede saklanan Ermenileri bulmaktır. Bu yıl yapılan operasyonlar hakkında 6 Eylül 1933 tarihinde bir rapor yazan Umum Müfettişlik, yapılan aramalarda bulunan Ermeni sayılarını aktarır ve yakalanan Ermenilerin daha önce planlandığı veçhile sürgün edildikleri bildirilir. Raporda aktarılan önemli bir bilgi de köylerden, aralarındaki Ermeni nüfusunu bildirmelerinin istendiği ve ama gelen bilgilerde hiçbir Ermeni’nin olmadığının söylendiğidir. Dersimliler, aralarındaki Ermenileri korumaktadırlar.

1937-38 katliamının önemli nedenlerinden birisi de Dersimlilerin Ermenileri korumuş olmalarıdır. Katliamdan kurtulan bir görgü tanığı, askerlerin bazen öldürmelerden önce bazen de sonra, erkeklerin pantolonlarını indirip, sünnetli olup olmadıklarını kontrol ettiklerini aktarır. Örneğin Xêçe’deki katliamın yapılma sebebinin buranını ahalisinin Ermeni olmasından kuşkulanılmasıdır. Tanık, Xêçe katliamı sonrası, askerlerin erkeklerin donlarını indirip, sünnetli olup olmadıklarına baktıklarını söyledikten sonra, hükümetin “biz bunları Rum-Ermeni sandık” diyerek “pişman olduğunu” aktarır.

Son söz

Bu ülkede eğer yeni bir Cumhuriyet istiyorsak, artık bu savaşı bitirmemiz ve bu savaş dilinin dost ve düşmanlarına bir son vermemiz; kendimize yeni bir kuruluş hikayesi anlatmamız gerekiyor. Ve bu kuruluş hikayesi, başta Ermeni soykırımı olmak üzere, yaşanan tüm yıkımları, Cumhuriyetin kuruluş hikayesinin bir parçası yapması gerekiyor. Zaferlerle biten savaşlar değil, bu ülkenin kendi vatandaşlarına yazık edildiği; Rum, Süryani, Ermeni, Kürt ve Alevi bu ülke vatandaşına yazık edildiği bu yeni hikâyenin merkezinde durmalıdır. “Vatanı bölmek isteyen iç ve dış düşmanlar” söylemi yerini “yazık edilen vatandaşlara” bırakmak zorundadır. Tekçi, monologçu değil, farklı anlatımlara olanak sağlayan, çoğulcu bir kuruluş hikayesine ihtiyacımız var. Eğer bugünün Kürdü, Alevisi, Ermenisi, Süryanisi kendisini, bu kuruluş hikayesinin bir parçası olarak göremezse bu topraklarda bir arada yaşamak imkânsız hale gelir.

Dersim ve onun sembolik önderi Seyit Rıza da bu yeni kuruluş hikayesinin en önemli parçasıdır. Dersimin ve Seyit Rıza’nın bizim kuruluş hikayemizin bir parçası ve sembolü yapılmaları bizim demokratik geleceğimizin garantisi olacaktır.

Erdogan – endlich eine gute Tat

Erdogan hat den heutigen Tag, den 11. November, zum „Tag des Waldes“ erklärt.

Er ging mit seinem ungarischen Kollegen Viktor Orban in einen Wald und da pflanzten die beiden einen Baum.

Erdogan und Orban – der gemeinsame Waldspaziergang

Dann kündigte der türkische Präsident an:

„In den vergangenen 19 Jahren unserer Regierungszeit haben wir bis jetzt 5,5 Milliarden Bäume eingepflanzt und werden bis Ende 2023 die Zahl der neuen Bäume auf 7 Milliarden erhöhen.“ (Vgl. Hürriyet v. 11.11.2021 – https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-11-kasim-milli-agaclandirma-gunu-cumhurbaskani-erdogan-duyurdu-81-ilde-81-millet-ormani-41937058)

Ich dachte, das ist endlich mal eine gute Tat des Präsidenten, eine großartige Initiative nach den vielen Waldbränden in diesem Jahr.

5,5 Milliarden Bäume wachsen schon. Und in zwei Jahren werden es schon bald 7 Milliarden neue, junge Bäume in den Himmel ragen, Kohlendioxid zu Sauerstoff verarbeiten, für den Regen sorgen.

Aber just in diesem Moment holte mich meine Vergangenheit ein. Mein Mathe Studium.

7 Milliarden Bäume werden es nach 21 Jahren sein, Ende 2023.

21 Jahre haben 7665 Tage.

Vorausgesetzt es gibt keinen einzigen freien Tag wären es 913.242 Bäume am Tag, die bepflanzt werden.

In der Stunde wären es 38.051 Bäume.

In der Minute sind es dann 634 Bäume.

Schliesslich pflanzen die Arbeiter des türkischen Präsidenten 11 Bäume in der Sekunde an, rund um die Uhr ohne Pause.

Scheiss Mathematik. Sie zerstört alle meine Illusionen.

DER OBERSCHLEUSER ERDOGAN

Ein unter türkischer Flagge fahrendes Frachtschiff mit 382 überwiegend afghanischen Migranten an Bord legte am frühen Sonntag sicher im Hafen der griechischen Insel Kos an. Vorher trieb sie mit ausgefallener Motor zwei Tage lang in der Ägäis herum. Dann schickte es ein Notsignal.

Unter dem Namen „Murat 729“ ist das Schiff registriert. Die gesamte Besatzung, sechs Personen wurden noch am griechischen Hafen festgenommen. Es ist seit Jahren eines der größten Flüchtlingstransporte in der Ägäis.

Griechenland war bisher die Hauptroute für Asylsuchende aus der Türkei in die Europäische Union. Die Zahl der Ankünfte ist seit 2016 stark zurückgegangen, nachdem die EU und Ankara eine Vereinbarung getroffen hatten, um Migranten an der Überfahrt nach Griechenland zu hindern. Dafür zahlte die EU Milliarden an die Türkei.

Am Freitag hatte das griechische Schifffahrtsministerium die Türkei aufgefordert, die Rückkehr des maroden Schiffes zu akzeptieren. Das wurden von der Türkei abgelehnt. Kein Schiff verlässt einen türkischen Hafen mit 400 Flüchtlingen, ohne die Zustimmung des Hafenmeisters. Auch die türkische Küstenwache muss es gewusst haben.

So ein Schiff kann nur durch die Zustimmung der Sicherheitskräfte den Hafen verlassen. Daher will man das Schiff nicht zurücknehmen.

Übrigens in der vom Erdogan zensierten türkischen Presse steht es kein Wort über diesen Transport.

In ihre Heimat abgeschoben

Die Türkei hat seit 2011 ingesamt 8.585 „ausländische Terroristen“ mit 102 verschiedenen Nationalitäten aus dem Land in ihre Heimatstaaten abgeschoben. Das teilte das türkische Innenministerium am Samstag mit. (https://www.icisleri.gov.tr/2011-yilindan-gunumuze-102-farkli-uyruktan-8585-yabanci-terorist-savasci-sinir-disi-edildi)

Seit Beginn des Bürgerkriegs in Syrien wurden laut einer Erklärung des Ministeriums Terrorverdächtige aus insgesamt 102 Ländern aus der Türkei ausgewiesen, darunter 1.075 aus den EU-Staaten und 44 aus den USA.

Die Verdächtigen hätten ihre Heimat verlassen, um sich Gruppen wie dem Islamischen Staat (IS) und der verbotenen Arbeiterpartei Kurdistans (PKK) sowie PKK-nahen Gruppen in Syrien anzuschließen, hieß es.

Die Türkei hat seit 2016 mehrere grenzüberschreitende Operationen im benachbarten Syrien durchgeführt, die sich gegen Gruppen richteten, die mit der PKK in Verbindung stehen sollen.

Demnach wurden im Jahr 2019 insgesamt 126 „terroristische Kämpfer“ aus 12 EU-Staaten, Im Jahr 2020 insgesamt 95 „terroristsiche Kämpfer“aus 8 Staaten der EU in ihre Heimatländer abgeschoben.

In den ersten zehn Monaten dieses Jahres waren 61 „terroristische Kämpfer“, die in ihre Heimat abgeschoben wurden.

Französische, deutsche, niederländische, belgische, finnische, schwedische, rumänische und britische Staatsangehörige führten die Liste der Staatsangehörigen an, die die Türkei in den letzten drei Jahren wegen mutmaßlicher Mitgliedschaft in einer Terrorgruppe aus dem Land abgeschoben hat, so das Ministerium.

Das Ministerium sagte nichts zu einer Kooperation mit den jeweiligen Heimatländern bei der Abschiebung aus, und wie eine solche Abschiebung läuft.

Muslimbrüder

Es vergeht kein Tag, wo ich nicht eine Horrormeldung aus Afghanistan erhalte. Gestern erfuhr ich von einem afghanischen Flüchtling, dass seinem Nachbar in Afghanistan zwei Töchter, 12 und 14, weggenommen wurden. Dem Vater wurde gesagt, dass seine Töchter jetzt zwei Taliban-Kämpfer heiraten werden. Es ist sicher, dass die Familie die Töchter nie mehr sehen wird.

Und mit diesem Terrorstaat in Afghanistan paktieren viele Diktatoren. Darunter un an erster Stelle der türkische Staatspräsident Erdogan. Der türkische Journalist Burat Bekdil arbeitet in einem Think-Tank Institut in den USA. Hier seine Analyse zu den Hintergründen des Engagements der Türkei in Afghanistan: (https://www.gatestoneinstitute.org/17763/turkey-nato-russia-taliban)

Seit ihrer Gründung im Jahr 1994 praktizieren die Taliban die berüchtigtste Rechtsdurchsetzung auf der Grundlage der Scharia, einschließlich Enthauptungen, Steinigungen von Frauen, Burka-Zwang für Frauen, Tötung von Studentinnen, Gruppenvergewaltigungen, Einsperren von Frauen in ihren Häusern und verschiedene andere mittelalterliche Praktiken. Nun hat zum ersten Mal in der Geschichte der NATO der Präsident eines Mitgliedslandes, Recep Tayyip Erdoğan, erklärt, dass die Auslegung des Islam durch die Taliban nicht im Widerspruch zu der in der Türkei steht.

In der Tat scheint eine Liebesbeziehung zum Islam zu erblühen. Ende August baten die Taliban die Türkei um technische Unterstützung für den Betrieb des Flughafens von Kabul. Die mit der Hamas verbündete Türkei und Katar haben seitdem mit den Taliban über die Bedingungen für die Wiedereröffnung des Hamid-Karsai-Flughafens verhandelt; lediglich die Frage der Sicherheit von Technikern, Privatunternehmen und Sicherheitspersonal, die den Flughafen betreiben sollen, ist noch offen. Am 2. September erklärte die Türkei, sie prüfe Vorschläge der Taliban für den sicheren Betrieb des Flughafens von Kabul nach der Rückkehr der radikalen Bewegung an die Macht in Afghanistan.

„Wir haben unsere ersten Gespräche mit den Taliban geführt, die dreieinhalb Stunden gedauert haben“, sagte Erdoğan am 27. August vor Reportern. „Wenn nötig, werden wir die Gelegenheit haben, solche Gespräche erneut zu führen.“

Auch der türkische Außenminister Mevlüt Çavuşoğlu erwähnte am 6. September, dass die Türkei in „direkten Gesprächen“ mit den Taliban über die Zukunft Afghanistans stehe. „Schließlich“, so der Minister, „wäre es falsch, wenn sich die Türkei komplett aus Afghanistan zurückziehen würde.“

Die sich abzeichnende Allianz zwischen türkischen Islamisten und afghanischen Radikalen scheint nicht unerwidert zu bleiben. Taliban-Sprecher Zabihullah Mudschahid erklärte, ein türkisches Technikerteam sei bereits in diesem Monat in Kabul eingetroffen, um bei der Wiedereröffnung des Flughafens für Inlands- und Auslandsflüge zu helfen. Ein von Middle East Eye im August aufgedeckter Vertragsentwurf sah vor, dass die Türkei die Taliban als rechtmäßige Regierung Afghanistans anerkennt und die Sicherheit des Flughafens in Kabul durch eine private Firma gewährleistet.

Am 6. September berichtete Al Jazeera, dass die Taliban die Türkei, China, Russland, den Iran, Pakistan und Katar zu einer Zeremonie eingeladen haben, bei der eine neue afghanische Regierung nach dem dramatischen Rückzug der USA angekündigt werden soll. Die Türkei ist das einzige NATO-Mitglied, das auf der Gästeliste der Taliban steht. Sie ist das einzige Land mit einer offiziellen (Kandidatur-)Verbindung zur Europäischen Union.

Um die Taliban herum bildet sich in einer bizarren Kombination aus Interessenkonvergenz und ideologischer Verwandtschaft ein neuer antiwestlicher Kreis, dem auch ein williger NATO-Mitgliedstaat angehört.

Die islamistische Ideologie ist nicht das einzige Motiv für die Türkei, sich der auf die Taliban ausgerichteten Gruppe inoffizieller Verbündeter anzuschließen. Russland zum Beispiel erkennt die Taliban nicht an. Anti-westliche Gefühle bringen diese regionalen Mächte zusammen, die nun die radikalen Machthaber Afghanistans umwerben.

Die Partnerschaft der Türkei in dem von den USA geführten multinationalen Konsortium, das den Kampfjet F-35 baut, wurde ausgesetzt, nachdem Ankara beschlossen hatte, das russische Luftabwehrsystem S-400 zu erwerben. Diese Entscheidung kostete die Rüstungsindustrie in der Türkei 10 Milliarden Dollar an verlorenen Aufträgen und Sanktionen der USA (CAATSA). Der Schaden ist im Übrigen nicht nur einseitig. Die harte Lektion, die man gelernt hat, wenn man sich bei einer kritischen Produktion auf einen „Verbündeten“ verlässt und diese Fähigkeit dann aufgrund politischer Veränderungen verlagern muss, wird die US-Steuerzahler letztendlich zwischen 500 und 600 Millionen Dollar an einmaligen technischen Kosten verursachen, so Ellen Lord, die frühere Staatssekretärin im Verteidigungsministerium für Beschaffung.

Auf türkischer Seite scheint man die Lektion überhaupt nicht gelernt zu haben. Der staatliche russische Waffenexporteur Rosoboronexport erklärte Ende August, dass er möglicherweise bald einen neuen Vertrag mit der Türkei über die Lieferung weiterer S-400-Luftabwehrraketensysteme unterzeichnen wird. „Die Konsultationen gehen weiter. Ich glaube, sie befinden sich bereits in der Abschlussphase“, sagte Rosoboronexport-Generaldirektor Alexander Mikheev auf dem Internationalen Militärtechnischen Forum „Army-2021“, ohne Einzelheiten des möglichen Vertrags zu nennen.

Erdoğan bestätigte dies und sagte am 29. August, dass die Türkei nicht zögere, eine zweite Serie von S-400 aus Russland zu kaufen. „Was … den Kauf des zweiten [S-400] Pakets und so weiter betrifft, zögern wir in dieser Hinsicht nicht. Wir haben viele Schritte mit Russland unternommen, ob es nun um die S-400 oder die Verteidigungsindustrie geht“, sagte Erdoğan gegenüber Reportern.

Das militärische Engagement Russlands in der Türkei könnte sich nicht nur auf ein modernes Luftabwehrsystem beschränken. Der Direktor des russischen Föderalen Dienstes für militärisch-technische Zusammenarbeit, Dmitri Schugajew, hat signalisiert, dass Moskau und Ankara Gespräche über mögliche Joint Ventures im Zusammenhang mit den Bemühungen der Türkei um den Bau eines neuen einheimischen Kampfflugzeugs, des TF-X, führen. „In diesem Stadium laufen Konsultationen mit der türkischen Seite auf der Ebene von Fachgruppen zu Fragen des Zusammenwirkens bei der Schaffung des nationalen türkischen Kampfflugzeugs“. sagte Schugajew.

Das Afghanistan-Drama von US-Präsident Joe Biden wird eine Reihe von antiwestlichen Allianzen anregen, die auf unterschiedlichen antiwestlichen Berechnungen beruhen. Beweise? Schauen Sie sich nur die Namen der Länder an, die auf der Einladungsliste der Taliban für ihre Geburtstagsparty stehen.

DIE ISLAMISIERTEN KINDER

Die Türkei ist auf dem besten Weg ein islamistisches Emirat zu werden. Und zu einem islamistischen türkischen Gottesstaat gehört auch eine Nation aus türkischen Islamisten. Daran arbeitet die amtierende Regierung in Ankara seit jetzt über 20 Jahren eifrig. 

Die jetzige AKP Regierung Erdogans verheimlicht nicht, dass sie die Islamisierung des Landes mit allen ihr zur Verfügung stehenden Mitteln vorantreibt. Sie ist ja sogar stolz darauf. Zunächst forcierte Erdogan die schulische islamische Ausbildung, den Ausbau der sogenannten „Imam-Hatip Okullari“ – „Imam und Prediger Schulen“. Heute sind diese „Taliban-Ausbildungsstätten“ inzwischen die Kaderschmiede der AKP. In der derzeitigen Regierung werden Sie kaum jemanden antreffen, der nicht in einem dieser religiösen Gymnasien war. 

Das reicht aber den verantwortlichen Islamisten nicht. Noch mehr Kinder müssen islamistisch erzogen werden.

Die Diyanet ist die türkische Religionsbehörde, deren oberster Chef Erdogan ist. Seit etwa 10 Jahren engagiert sich diese Behörde in der Kindererziehung. Die Behörde eröffnet einen Kindergarten nach dem anderen. Kostenlos für die Eltern, die ihre Kinder dahin schicken. Koran-Kurse anstatt Kindergarten. Ende 2020 besuchten 181.808 Kinder diese islamistischen Kindergärten und viele sollen schon mit 6 den Koran in arabisch rezitieren können, obwohl sie nicht lesen konnten. Schön getrennt nach Mädchen und Jungen.

Die Religionsbehörde hat inzwischen mehr solche „islamische Kindergärten“ im Land als die normalen säkularen Kindergärten des Erziehungsministeriums. 

Im Jahr 2015 gab es ganze 554 Korankurse für 4- bis 6-jährige Kinder. Ende 2020 waren es schon 5.575 Korankurse und nur noch 2.894 normale Kindergärten.  

Das ist die ganz legale, staatlich geförderte islamitische Gehirnwäsche. Und wer glaubt, das könnte man nach der nächsten Wahl wieder rückgängig machen, der irrt. 

Und nicht vergessen, diese Korankurse gibt es auch in jeder DITIB Moschee in Deutschland, und in Europa. Vielleicht noch nicht anstelle des Kindergartens, aber dafür jedes Wochenende stundenlang. Auch die Taliban in Afghanistan wurden in Moscheen indoktriniert. 

Nein, niemand darf später behaupten: „Wir haben das es nicht so geahnt“. 

Aus der türkischen Tageszeitung Birgün vom 18.9.2021