Kurtuluş – Kuruluş hikayesi

Taner Akçam

Bu yazıda, “Helalleşme”den ne anlamamız gerektiği konusunda genel bir çerçeve çizmek istiyorum. Ana fikir, Türkiye’nin bugünkü sorunlarının temelinin “Kurtuluş ve Kuruluş” döneminde atıldığı ve Kuruluş kaynaklı yapısal sorunlarla karşı karşıya olduğumuzdur.

“Kurtuluş ve Kuruluş” yıllarına sadece “egemenlik hakkı” ve “bağımsızlık” ekseninden baktığımız için, bugünkü sorunların tohumlarının o yıllarda atıldığını göremiyoruz. Burada “Kurtuluş ve Kuruluş” yıllarının, sadece “bağımsızlık” değil “eşitlik” ilkesi ışığında da okunması önerilmektedir.

Bugün ve yarın için nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz sorusuna verilecek doğru cevap, dünün “eşitlik” ilkesi ışığında yeniden okunmasıdır. Eğer bu topraklarda demokrasi ve hukuk devleti egemen olsun istiyorsak, Kuruluşun yeni hikayesi şarttır.

 1. Tez: Siyaset, haksızlıkların çeşitli biçimleri etrafında mücadelelerin yapıldığı bir alandır. Tarihle Yüzleşmek yeni bir siyasi mücadele alanı olarak ortaya çıkmıştır. Ve siyasetin diğer alanlarından ayrıca ele alınmak zorundadır. Eğer kendimizi modern zamanlarla sınırlarsak, hepinizin en iyi bildiği siyasi mücadele alanı sınıf mücadelesidir. 

İnsanlar, siyasi arenada, sınıf mücadelesinde takındıkları tutuma göre saf tutarlar. Sol bu mücadelede, işçileri -proletaryayı veya genel olarak yoksulları temsilen ortaya çıktı. Her ne kadar solun büyük kısmı, sınıf mücadelesini her konuyu çözecek sihirli değnek olarak gördüyse de bunun böyle olmadığı anlaşıldı.

Ve başka haksızlıklara ilişin yeni siyasi mücadele alanları doğdu.

Örneğin, cinsiyet sorunu etrafında, kadınlar harekete geçtiler ve erkeklerle eşitlik istediler. Daha sonra kimliklerin tanınması bir alan olarak ortaya çıktı.

Topluluklar Ulus olarak, dinlerinin ve/veya dillerinin tanınması yani kimliklerinin tanınmasına yönelik kültürel talepler ileri sürdüler.

Sonra Çevre bir alan olarak ortaya çıktı.

Küresel ısıtmanın yarattığı sorunlar, doğanın ve çevrenin korunmasını çok önemli bir siyasi mücadele konusu yaptı.

Tarihle yüzleşme, geçmişte işlenmiş suçlar üzerine konuşma ve bir çözüm arama da böyle yeni bir alan olarak ortaya çıkmıştır.

Ve bu bana göre Türkiye’nin en temel problemidir. Tarihle yüzleşme, niçin çağımızın en önemli mücadele alanlarından birisi halini almıştır, bu konunun kendi başına ele alınması gerekir ve burada tartışması yapılmayacaktır.

2. Tez: Türkiye’de Tarihle Yüzleşmeyi Merkezine almış bir siyasi hareket şarttır. Eğer Türkiye siyaseti “yüzleşme”yi merkezine almazsa, Türkiye’de özlenen demokratik ve insan haklarına saygı duyan bir rejim gelmez. Eğer demokrasi istiyorsak, insan haklarına saygı duyan bir rejim istiyorsak, insanların eşit ve eşdeğer olarak yaşadıkları bir düzen özlüyorsak, dini-dili-etnik kökeni ne olursa olsun, tüm herkesin eşit vatandaşlık haklarına sahip olmasını istiyorsak tarihle yüzleşmek şarttır.

 3. Tez Türkiye’nin bugün en temel problemi, eşitsizliktir. Bugün bu toplumun farklı kesimleri eşit değildirler; aynı haklara sahip değildirler. Sünni Türkler daha eşittir.

Aleviler, Kürtler ve sayıları çok az kalmış olsa da Hristiyanlar, Yahudiler eşit vatandaş değildirler, önemli haklarından yoksundurlar. Ana problem, bu eşitliğin sağlanmasıdır. Bu eşitlik sağlanmazsa, Türkiye’nin toplum olarak bir arada duramama ihtimali oldukça kuvvetlidir.

Başta kanun önünde eşitlik olmak üzere, kimlikler üzerindeki baskıların kaldırılabilmesi ise ancak ve ancak tarihle yüzleşerek mümkündür.

Çünkü bu devletin kuruluşuna ayrımcılık ve eşitsizlik tohumları ekilmiştir. Kuruluştaki ayrımcılık ve eşitsizlik üzerine açık konuşamaz, bilince çıkartamazsak eşit vatandaşlık hakkını gerçekleştiremeyiz ve demokratik bir toplum kuramayız.

4. Tez: Her toplum birçok nedenle bir arada durur. Bunların en başında ama grup üyeleri arasında şu veya bu şekilde tesis edilmiş beraberlik duygusudur. Beraberlik duygusunu yaratan en önemli faktörlerden birisi yaşanmış ortak tarihtir. Her ulus-devletin, ortak bir hafızayı yaratan bir kuruluş-kurtuluşhikayesi vardır.

Bu hikâye hem insanlar arasında kolektif bir aidiyet duygusu yaratır hem de toplumun ayakta kalmasını sağlayan kurumlara meşruiyet zemini kazandırır. Özellikle Hukuk Devleti ve onun esasını oluşturan demokratik kurumların işlerliği açısından kuruluş-kuruluş hikayesinin kapsayıcı karakteri çok önemlidir.

 5. Tez: Türkiye’de bugünkü siyasi krizin ana nedenlerinden birisi ezbere bildiğimiz kuruluş-kurtuluş hikayesini toplumu bir arada tutmaya yetmemesidir. “Vatanı ve milleti bölmek isteyen iç ve dış güçlere karşı verilmiş bir yoktan var oluş savaşı” olarak bildiğimiz bu hikâye kapsayıcı değildir, aksine bu hikâye bugünkü sorunların üstünü örtmektedir.

Üstünü örtüyor, çünkü bugün karşılaştığımız sorunların temelinin Kurtuluş-Kuruluş yıllarında atılmış olduğunu görmemizi engelliyor. Bugün ülke nüfusunun önemli bir kesimi kendi hikayesini Kuruluş hikayesinde göremiyor. Kurtuluş-Kuruluş hikayesi, bu ülke vatandaşlarının önemli bir kısmının dışlanması üzerine inşa ediliyor, anlatılıyor.

 6. Tez: Hala Kurtuluş savaşı ve Kuruluş yıllarını kahramanlık ve zafer hikayeleri olarak okuyor ve anlatıyoruz. Kendimizi o denli o yıllarla özdeşleştiriyoruz bugünümüze de bu kuruluş ve kurtuluş yıllarının gözlüğü ile bakıyoruz. Bugün de savaşın hala bitmemiş olduğunu düşünüyor ve kendimizi tarihin kahramanlarının kıyafetlerini giyerek tanımlıyoruz.

1968 sol kuşağı, verdikleri mücadeleyi ikinci kurtuluş savaşı olarak tanımladı ve kendilerini ikinci Kuvayı Milliyeciler olarak gördüler.

AKP 2000’li yıllarda işbaşına gelince, başta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve „Ergenekoncu“lar olmak üzere, Aleviler dahil kendilerini laik olarak tanımlayan çevreler,  Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) karşı İkinci Kurtuluş Savaşı çağrısında bulundu ve Kuvayı Milliyeci olduklarını söylediler.

2013 Gezi olayları sonrası kendilerine Kuvayı Milliyeci demek sırası AKP çevrelerine gelmişti. Erdoğan bugün bile ekonomide Kurtuluş Savaşı verdiklerini söylüyor.

 7. Tez: Türkiye’nin bugünkü temel problemlerinden birisi, Türklerin ve onların sağcı, solcu, dinci, laik fark etmez siyasi elitlerinin kurtuluş ve kuruluş savaşlarının bitmemiş olduğuna inanmalarıdır.

Bu bakış bugün için üç önemli ciddi sorun yaratıyor. 

* Birincisi; solcusu da sağcısı da bugüne ve bugünün sorunlarına da hala kurtuluş-kuruluş savaşının zihniyet dünyasından bakıyorlar. Böylece, sadece kuruluş yıllarındaki dost ve düşman kategorileri bugüne aynen aktarılmıyor, bugünkü aktörler de aynı dost-düşman kategorileri ile değerlendiriliyor.

* İkincisi, kurtuluş ve kuruluş savaşlarının bu ülkenin vatandaşlarına karşı verildiğini görmüyorlar. Düşman olarak tanımlanan Ermeniler, Rumlar, Pontuslular, özellikle Alevi Kürtler bu ülkenin vatandaşlarıydı. Kurtuluş ve Kuruluş savaşları bu ülkenin vatandaşına karşı verilmişti. Nevzat Onaran’ın son kitabının başlığı, “Devletin Dahili Harbi” bu dönemi anlatan en özlü ifadedir.

* Üçüncüsü, kurtuluş ve kuruluşun aynı zamanda bir yıkım ve katliamlar tarihi olduğu görülmüyor. Birinci Dünya Savaşındaki başta Ermeniler olmak üzere, Süryani ve Rumların imhasını bir kenara bırakmak isteseniz bile, 1918 sonrası katliamlardan kurtularak ana yurtlarına, topraklarına dönen ve İstanbul’daki Ermenilerle birlikte sayıları yarım milyonu aşan Ermeni ve Rumlara 1918-1923 yıllarında ne olduğu sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor.

Yine bunun gibi 1921 Koçgiri, Pontus, 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı-Zilan, 1934 Trakya-Yahudi ve 1938 Dersim bu kuruluş döneminin yıkımlarının sembolleridirler. Türklerin kahramanlık hikayesi olarak anlattığı hikâyenin, bu insanlar için bir yıkım ve acının hikayesi olduğunu göremezsek bu ülkede ne yüzleşmeyi ne de helalleşmeyi başarabiliriz.

 8. Tez: Tarih boş bir çuvaldır. Ortasına neyi dikerseniz ona göre ayakta durur. Bugün, mevcut Kuruluş-Kurtuluş hikayesinin ortasında duran direk-çubuk egemenlik hakkıdır. İşgalci güçlere karşı çıkmak ve bağımsızlık isteyerek savaşmak bu hikâyenin ana direğidir.

Oysa bu direk eksiktir. Çünkü bugün en temel sorunumuz eşitsizlik ve adaletsizliktir ve eşitsizlik ve adaletsizlik kuruluş ve kurtuluşa içseldir.

Bugün, Kurtuluş-Kuruluşa içsel, yapısal sorunlarla uğraşıyoruz ve bu nedenle, bilinen kurtuluş-kuruluş hikayesi üzerine düşünmek ve yeni bir kuruluş-kurtuluş hikayesinin ne olması, nasıl olması gerektiği üzerine konuşmaya başlamak zorundayız. Kurtuluş-Kuruluş hikayesine, dışlanan, acı çeken, yok sayılan kesimlerin hikayeleri de entegre edilmek zorundadır.

Bunun için de tarihimizi, “eşitlik ve adalet” çubuğu etrafında yeniden okumamız, buna uygun yeni bir hikâye anlatmamız gerekiyor. “Eşitlik ve adalet” direği etrafında tarihi okuyamazsak, bugünü ve yarını eşitlik ve adalet üzerine kuramayız. Yani, tarih üzerine konuşmak geçmiş üzerine konuşmak değil, bugünümüz ve geleceğimiz üzerine konuşmaktır.

 9. Tez: Nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz, sorusu her şeyin merkezindedir: 2023 Cumhuriyetin 100’üncü kuruluş yılıdır. Gerek iktidar gerek muhalefet 2023 sonrası kuracakları Cumhuriyetin esaslarını bize anlatıyorlar. Taraflar birbirlerini esas olarak Cumhuriyetin kurucu değerlerinden sapmakla suçluyorlar.

Cumhur ittifakı en veciz ifadesini Devlet Bahçeli’nin, “kurucu değerler ve kuruluş felsefesi” sözlerinde bulan, yeni bir Anayasa yazarak yeni Cumhuriyeti bu temelde yeniden kuracaklarını söylüyor.

Erdoğan, yeni Anayasa metnini Ocak 2022’de açıklanacağı sözünü verdi.

Buna karşılık muhalefet, İktidarın Atatürk ismini silmekte olduğunu iddia ederek, “Atatürk gibi düşünmek” seminerleri, toplantıları düzenliyor; iktidara karşı, deyim yerindeyse bir “kültür savaşı” veriyor ve Atatürk ilkeleri üzerine oturmuş yeni bir Cumhuriyet’ten söz ediyorlar.

Benim iddiam ise gerek iktidarın ve gerekse muhalefetin esas aldıkları ve birbirlerini sapmakla suçladıkları Kurucu değerler ve Kuruluş felsefesinin bugünkü sorunların ana kaynağı olduğudur.

Osmanlı vatandaşı olan Ermeni, Rum ve Süryaniler vatandaş bile sayılmadılar. Katliamlardan sağ kalanların, vatandaş olarak hakları olmasına rağmen dönmelerine izin verilmedi. Kalmış olanlar da mallarına el konarak zorla ama yavaş yavaş yeniden ülke dışına sürüldüler.

Kürt Aleviler başta olmak üzere, Kürtler, Yahudiler eşit vatandaş olma imkanından mahrum bırakıldılar. Hristiyanlara  ve Yahudilere ülkeyi terk etmek, Alevilere, Kürtlere ve Çerkezlere Sünni Türk çoğunluk içinde asimile olmak tek seçenek olarak sunuldu.

Bugün bu nedenle, Sünni-Türkler dışında kalanların dışlandığı ve eşit haklardan mahrum bırakıldıkları bir Cumhuriyet ile karşı karşıyayız.

 10. Tez: Bugüne ve geleceğe ilişkin en temel problemimiz, Sünni Türklerin kendileri gibi olmayanlarla aynı haklara sahip olmayı, onlarla eşit ve eşdeğer koşullarda yaşamayı kabul etmemeleridir.

Sünni Türklerin, kendilerinin ötekilerden daha fazla hakka sahip olması gerektiğine dair duydukları kesin kanaat ve güven bugünkü sorunlarımızın temel kaynağıdır. Ve bunun temelleri İslami “Millet-i Hâkime” ilkesine bağlı olarak çok daha öncelere gitmekle beraber, kurtuluş-kuruluş yıllarında atılmıştır.

Sünni Türkler iktidarı paylaşmak istemiyorlar. Bu paylaşmamayı ve eşitsizliği ülkenin hukuk sisteminin içine bir nakış gibi işlemişlerdir. Hukuk ilkesinin olmadığı durumlarda, yazılı olmayan kurallar ve davranış normları geliştirmişlerdir. Ve bu nedenle, Türkiye “eşit olmayan vatandaşlar ülkesi” haline çevrilmiştir. Düzeltilmesi gereken bu çarpıklıktır.

Bunun için, etnik-dinsel özelliklerinden arındırılmış bir vatandaşlık hukuku şarttır. Hayatın her alanında eşit ve eşdeğer vatandaşlardan oluşan bir cumhuriyetin yaratılması ise, ancak buna ilişkin bir tarihin de anlatılmasıyla mümkündür.

11. Tez: Tarihe de bu gözle bakarsak göreceğiz ki, Osmanlı döneminde Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar, Müslümanlarla eşit haklara sahip olmak dışında bir talepte bulunmadılar. Cumhuriyet döneminde Kürtler eşit haklara sahip olmak dışında bir talepte bulunmadılar. Çerkeslerin istediği de başka bir şey değildi.

Fakat biz tarihimizi sadece egemenlik hakkı ve bağımsızlık gibi kategorilerle açıkladığımız için, eşitsizlik üzerine kurulmuş bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu göremiyoruz. Türkler, kendileriyle eşit olmak, iktidar ortak olmak isteyenleri ve bu doğrultuda hak iddia edenleri, yabancı güçlerle iş birliği yapan ve egemenliğimizi tehdit eden kuvvetler olarak gördüler. Kuruluş yıllarının Ermenilerini, Rumlarını, Kürtlerini, Çerkezlerini bu gözle değerlendirdiler.

Kendimizi Kuvayı milliyeciler olarak görmeye devam edersek, böyle de görmeye devam edeceğiz. Oysa, tarihe “eşitlik ve adalet” ekseninden bakarsak, Koçgiri’yi, Pontus’u, Şeyh Sait’i, Ağrı ve Zilanı ve Dersim’i eşitlik uğruna verilmiş mücadeleler olarak okumamız mümkündür.

Eğer Türkler, diğerleri ile eşit yaşamayı kabul etselerdi, bu sorunların hiçbirisi yaşanmayacaktı. Bunu görmek için ise tarihi ve bugünü sadece ulusal egemenlik perspektifinden okumaktan vazgeçmek, eşitlik fikri etrafında okumayı öğrenmek gerekir.

Ancak eşitlik ekseninde okunan ve hatırlanan bir tarih sayesinde, hem o dönemde dışlananların varlığını anlarız, onların hikayelerini kuruluş hikayesinin bir parçası haline getirebiliriz hem de bugün eşitliği esas almış bir vatandaşlık hukuku geliştirebiliriz.

 12. Tez: O halde, O halde tarihle yüzleşme tartışması bir geçmiş değil, bir bugün ve gelecek tartışmasıdır. Helalleşme tartışması, nasıl bir gelecek istediğimiz sorusuna vereceğim cevaba göre belirlenecektir.

Yeni Cumhuriyet etnik ve din kimliği ne olursa olsun herkesin eşit vatandaş olduğu bir Cumhuriyettir. Sünni-Türk olmayanların dışlanması esasına göre kurulmuş bir sistem tepeden tırnağa düzeltilmek zorundadır.

Hristiyanların, Yahudilerin, Alevilerin, Kürtlerin kendilerini eşit vatandaş olarak göremedikleri bir Cumhuriyet ayakta kalmaz.

 13. Tez: Sünni Türkler dışındakiler sadece vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmadılar. Hikayeleri de unutturuldu. Çektikleri acılar, yıkımlar yok sayıldı. Nüfusunu önemli bir kesiminin acısını, yıkımını yok sayan, onlara en temel vatandaşlık haklarını vermeyen bir Cumhuriyet kuramazsınız, kurarsanız da çöker.

Nüfusun önemli bir kesimi eğer anlattığınız kurtuluş-kuruluş hikayesinde kendilerine ait bir şey bulamazlarsa kendilerini o topluma ait hissetmezler ve bu yıkımın ilk habercisidir.

Bu nedenle, “eşitliği ve adaleti” merkezine almış, Hristiyan’ın (Ermeni, Rum, Süryani), Yahudi’nin, Alevi’nin ve Kürdün çektiği acıyı kabul eden, bu acıları kuruluş ve kurtuluş hikayesine entegre eden bir bakış şarttır. Tarihle yüzleşme bu nedenle şarttır. Belki de bunu, “onları dinlemeye hazır olmak” olarak da tanımlamak mümkündür. Türkiye ciddi bir sohbet susuzluğu çekmektedir ve toplumsal sohbet kaçınılmazdır. Başka hikayeleri dinlemek ve bu hikayeleri kurtuluş ve kuruluşun bir parçası yapmak, ihtiyaç duyulan budur.

 14. Tez: Kılıçdaroğlu, “Helalleşelim” diyerek çok önemli bir kapı açmıştır. Açılımının en önemli tarafı, Cumhuriyet Halk Partisinin tarihte yaptığı haksızlıklardan söz etmesidir. Tek tek saydığı örnekler de 1942 Varlık vergisinde durması ve daha geriye gitmemesine rağmen son derece önemli ve anlamlıdır.

Kılıçdaroğlu’nun bu kapıyı ne kadar açacağından ne kadar yürüyeceğinden emin değiliz.

İki önemli engel var önümüzde: Biri “yukardaki” diğeri “aşağıdaki” engel.

Her toplumun tarihiyle yüzleşmesinin sınırlarını ve boyutlarını belirleyecek olan “yukardaki” ve “aşağıdaki” değişikliklerdir. Genel bir kuraldır.

Eğer geçmişteki haksızlıklara neden olan kadrolar (parti, siyasi elit) iktidarda kalmaya devam ederlerse, yüzleşme olmaz. Elbette ki suçlardan sorumlu olanlar yüzleşmeye direneceklerdir.

Yüzleşmenin boyutu, eski elitlerin iktidarı ne kadar kaybettikleri ile doğru orantılıdır. Tamamıyla kaybettikleri durumda, yüzleşme “cezai adalet” biçiminde de gerçekleşebilir. Bu, suç işleyenlerin yargılanmasıdır.

Türkiye’de 2000’li yıllardan itibaren kısmi bir yüzleşmenin yaşanabilmesinin bir nedeni, AKP ile birlikte yeni bir siyasi ekibin işbaşına gelmesi idi. Bu ekip, geleneksel devlet kadroları ile uzlaşınca, çok sınırlı olan yüzleşme de bitti.

Kılıçdaroğlu, önerdiği “helalleşme” için, önce Partisi’nde yeni bir kadroyu işbaşına getirebilmesi, sonra da devlet bürokrasisinde önemli bir değişikliği sağlaması gerekiyor ki zor olan budur. Eski elitler değişmeden kimse ciddi bir yüzleşme ve helalleşme beklememelidir.

İkinci önemli koşul, “aşağıdaki” değişikliktir. Toplumun yüzleşmeyi ne kadar isteyip istemeyeceğidir. Sünni Türk çoğunluğun yüzleşmeye direniş göstereceğini tahmin etmek zor değildir. Çünkü sonuçta onlardan istenecek olan, “toplumsal eşitlik” doğrultusunda fedakârlık etmeleri, egemenliklerinden vazgeçmeleri, iktidarlarını paylaşmalarıdır.

Türk solunun yüzleşmeden uzak durmasının bir nedeni de budur. Yüzleşmeye “aşağıdan” direniş olması ihtimalinin bir diğer nedeni, fail-mağdur ilişkisinin çok karışık olmasıdır.

Yüzleşme genel kural olarak haksızlığa uğrayanın, „mağdur“ olanın isteyeceği bir şeydir. Oysa Türkiye’de „mağdur“ olduğunu ve kendisine haksızlık yapıldığını söyleyen her kesim, bir başka konuda faildir.

Ve her grup, sadece kendisinin „mağdur“ olduğu konu hakkında yüzleşme isterken, diğerine direnç gösterir. Kürtlerin Ermeni soykırımındaki rolleri konusunda direnmeleri verilebilecek en önemli örnektir. Cumhuriyet tarihi boyunca asimilasyona uğratıldıklarını söyleyen Çerkeslerin, Alevilerin de böyle bir sorunla karşılaşacaklarını tahmin etmek zor değildir.

Belki de tüm toplumla ilgili iki önemli zorluktan daha bahsetmek gerekir.

Birincisi, yüzleşilmesi istenen olay sayısı o kadar fazladır ki, bunun toplumda bir bunaltı yaratacağını tahmin etmek zor değildir. Olay sayısı arttıkça yüzleşme de zorlanılacak ve “en iyisi unutmaktır” denecektir.

İkincisi, toplumda tartışma kültürünün, konuşma ve dinleme kültürünün eksikliğidir. Türkiye, ağızdan çıkacak ilk söz ile fiziki kavga arasındaki yolun en kısa olduğu ülkelerden birisidir. Böylesi bir kültürel atmosferde, yüzleşmenin “kavga etmek” olarak anlaşılma tehlikesi büyüktür. Bunların her birisi, üzerine konuşulması gereken konulardır.

 15. Tez: Konuyu bugünkü Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile bitirmek isterim. ABD, 1776’da yayımlanan bağımsızlık bildirgesi ile özgürlüğüne kavuştu. Bu, Amerika’nın Kuruluş Bildirgesidir ve “tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların Yaşam, Özgürlük ve Mutluluk arayışının olduğu gerçeğinin apaçık olduğunu kabul ediyoruz,” cümlesi en önemli cümlelerinden birisidir.

ABD demokrasisinin temelinin bu cümle olduğu kabul edilir. Oysa bu cümlenin yazıldığı zaman ABD’de tüm insanlar eşit değillerdi, kölelik vardı ve bu cümleleri yazanlar da köle sahipleriydi.

ABD’nin, İngilizlere karşı savaşarak, yani anti-emperyalist bir savaş vererek özgür ve bağımsız bir ülke olduğu tartışma götürmez. Ama bu savaşın “bağımsızlık ve özgürlük” savaşı olduğunu söyleyenler, savaşın bir başka özelliğinin de üstünü örtüyorlardı.

Bu “bağımsızlık savaşı” köleliği korumak için de verilmişti. Özellikle güney eyaletlerinin bu savaşa katılmalarının en önemli nedenlerinin başında, Emperyalist-Sömürgeci İngiltere’nin kolonilerde köleliği kaldırma ihtimali geliyordu.

Bu nedenle, ABD bağımsızlığını ilan ettiğinde, ilk Anayasasında en az üç maddede köleliği koruyan hükümlere yer verdi. Yani, bağımsızlık yanında eşitsizlik de bu Anayasanın ve toplumun temel ilkesi olmuştu.

Bugün, ABD’de ırkçılık çok yaygındır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, ırkçılığın (kölelik sisteminin) yapısal olarak ABD’nin kuruluşunda yer almasıdır. Bu nedenle, ırkçılığa karşı mücadele eden ve oldukça yaygın olan sivil haklar hareketi, ABD’nin kuruluş hikayesine yeniden bakmayı ve köleliğin bu kuruluşun önemli bir parçası olduğunun kabul edilmesini önermektedir.

Türkiye’de ihtiyaç duyduğumuz da budur. 

Kılıçdaroğlu, tarihle yüzleşme ve yeni kurucu hikaye

TANER AKÇAM 

Bu ülkede eğer yeni bir Cumhuriyet istiyorsak, artık bu savaşı bitirmemiz ve bu savaş dilinin dost ve düşmanlarına bir son vermemiz; kendimize yeni bir kuruluş hikayesi anlatmamız gerekiyor. Ve bu kuruluş hikayesi, başta Ermeni soykırımı olmak üzere, yaşanan tüm yıkımları, Cumhuriyetin kuruluş hikayesinin bir parçası yapması gerekiyor

Aşağı yukarı 30 yılı aşkın bir süredir, Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmesinin zorunlu ve siyasetin bu konuyu merkezine almasının şart olduğunu savunurum. Bu konuda o kadar çok yazı yazdım, konuşma yaptım ki bazen boş duvara konuştuğum hissine de kapıldım. Ama Kılıçdaroğlu son çıkışıyla yazdıklarıma ses vermiş görülüyor. Üstelik bu yazılarımdan birisindeki sözlerimi de tekrar ederek (Gazete Duvar 16 Aralık 2020)

Şimdi herkes, Kemal Kılıçdaroğlu eksenli, “Yapar mı yapmaz mı?”, „Ne kadar yüzleşir ne kadar yüzleşmez” tartışmasıyla meşgul. Oysa bu doğru bir yöntem değil. Tartışmanın sadece Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri etrafında dönmesi bize bir şeyi gösteriyor. O da bu tartışmaya katılanların söyleyecekleri bir şey yok; bu nedenle yapabildikleri “çekiştirmenin” ötesine geçmiyor.

Burada konuyu bir adım ileri götürmek ve yüzleşmenin hangi çerçevede ele alınması gerektiği konusunda, Dersim özelinden hareketle bazı gözlemlerde bulunmak istiyorum. Ana tezim, Türkiye’nin temel probleminin, onun kuruluş hikayesi olduğu ve bizim yeni bir kuruluş hikayesine ihtiyacımız olduğudur.

Kuruluş hikayesi ön koşuldur

Bir ulusu bir arada tutan faktörler arasında önemli olanlardan biri anlatılan kuruluş hikayesidir. Bu hikâye hem insanlar arasında kolektif bir aidiyet duygusu yaratır hem de toplumun ayakta kalmasını sağlayan kurumlara meşruiyet zemini kazandırır. Özellikle hukuk devleti ve onun esasını oluşturan demokratik kurumların işlerliği açısından kuruluş hikayesinin kapsayıcı karakteri çok önemlidir. Burada Ulus’u Hannah Arendt’in jenerik ‘ulus devlet- nation state’ bağlamında kullandığımı söylemek isterim ve kastettiğim Türkiye’dir.

Türkiye’de anlatılan ve hepimizin ezberlemiş olduğu kuruluş hikâyesi artık bu ulusu bir arada tutmaya yetmiyor. Yaşanan bir ‘toplumsal doku dağılması’, ‘kumaş yırtılmasıdır’. Son yıllarda, çok sınırlı da olsa var olan hukuk devletinin ve demokratik kurumların son derece ciddi erozyona uğramasının arka plan nedenlerinden birisi de bu bilinen kuruluş hikayesinin çökmüş olmasıdır. 2023’e giderken yeni bir Cumhuriyete ve buna uygun yeni kurucu bir hikâyeye ihtiyacımız var. Ana soru, yeni Cumhuriyetin kurucu hikâyesinin köşe taşlarının ne olacağıdır. Bu konuda birkaç öneride bulunmadan önce eldeki kurucu hikâyenin ana probleminin ne olduğuna değinmek isterim.

Kurucu hikayesi bugün niçin sorun?

Türkiye’nin bugünkü kurucu hikâyesi, esas olarak onun kuruluş savaş(lar)ını anlatır. O zamanın ve savaşının dili bugün de egemendir. Bugün geçmişimiz ve geleceğimizle kurduğumuz ilişkiyi esas olarak belirleyen o dönemde oluşmuş bu savaşın dilidir. Başlangıç tarihini 19’uncü yüzyıl başındaki Sırp isyanına veya 1878 Berlin anlaşmasını kadar geriye götürebilirsiniz. Ama özel olarak 1912-13 Balkan savaşları ile derinleşen ve 1938’de tamamlanan kuruluş savaşlarında oluşan bir savaş dilinden söz ediyorum. Ve bugün için de zihinlerde devam eden bir savaşın varlığından söz ediyorum.

Bu kuruluş hikâyesini “vatanı ve milleti bölmek isteyen iç ve dış güçlere karşı verilmiş bir yoktan varoluş savaşının” anlatımı olarak özetlemek mümkündür. 1918-1923 Kuruluş savaşının bu dilin oluşmasında çok özel bir yeri vardır. Bu anlatı, ülkenin gerek siyasi gerekse entelektüel kültürel atmosferine büyük ölçüde egemendir. Burada sağcı-solcu, laik-Müslüman, Alevi-Sünni fark etmiyor. Çünkü bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkımı ile sonuçlanan yüzyılı aşkın savaşlara ve onların yarattığı travmalara bir son verdi.

Savaşlar ve takip eden yenilgiler her ulus için bir aşağılanma ve küçük düşürülmedir. Ortada yıkılmış ve yaralanmış bir ulusal onur vardır. Savaşlardan yenilgi ile çıkan her ulus, ilk iş olarak yıkılmış onurunu tamire soyunur. Türk Kuruluş Savaşı, yaralanmış ve zedelenmiş Türk onuruna sürülmüş bir merhem gibiydi. Bu nedenle, sağcısından solcusuna, İslamcısından milliyetçisine, laik sekülerlerinden Alevilere kadar geniş kesimlerce sorunsuz kabul ve tekrar edildi.

Cumhuriyet’in kuruluş hikayesinin en önemli tarafı, onun bir zafer ve bir kahramanlık menkıbesi olarak anlatılmasıdır. Bu anlatımın bugün için çok ciddi sonuçları vardır.

Kuruluş hikayesinin üç olumsuzluğu

Birinci olumsuz sonuç: Bugün dahi hala bu savaşlarda oluşmuş savaşın dilinin kullanıyoruz. Bu savaş dili ile, sadece o dönemin savaş(lar)ı ve yapılanlar kutsanmıyor, o savaşların deneyimleri de bugüne aktarılıyor ve bugünün olayları da esas olarak o dönemin savaş söylemi içinde değerlendiriliyor. Savaş yıllarında oluşmuş dost ve düşman kategorileri sadece bugüne aynen aktarılmıyor, bugünkü aktörler de aynı dost-düşman kategorileri ile değerlendiriliyor.

Yani, savaş deneylerinin aktarılması eksenli oluşan bir kuruluş efsanesi, bize savaşın bugün hala devam ettiğini hatırlatıyor. Söylemde hala devam eden, bitmemiş savaş bugünkü en temel problemimizdir. Bu kuruluş savaşının artık bitirilmesi ve bu savaş döneminde oluşmuş dile bir son verilmesi gerekiyor.

İkinci olumsuz sonuç: Kuruluşu ve özellikle bugünü hala devam eden bir savaşın diliyle anlamaya ve açıklamaya çalışmak, düşman olarak tanımlanan ve zaferin kendilerine karşı kazanıldığı söylenen kesimlerin yine bu ülkenin vatandaşları olduğunun görülmemesi sonucunu doğuruyor. Sözü edilen kuruluş savaş(lar)ı aslında Osmanlı-Türk devletinin kendi vatandaşlarına karşı yürüttüğü bir savaş idi. Devletin, kendi vatandaşına karşı verdiği savaşı, bize bir zafer ve kuruluş hikayesi olarak anlatması ve savaşta oluşmuş söylemin bugün bile devam ettirilmesinin doğrudan sonucu ise bu ülkenin önemli bir kesiminin dışlanması ve yok sayılması oldu. Bu ötekileştirilenler ve bugün de hala düşman olarak görülenler, önce vaktiyle bu ülkenin yüzde 25’ini oluşturan Hıristiyan vatandaşları idi. Ve daha sonra özellikle Koçgiri ile başlayan yeni süreçle birlikte Kürtler ve Aleviler de buna dahil edildiler. Dersim, bu savaşların belki de son durağını temsil eder.

Üçüncü negatif yan sonuç: Kuruluş hikayesinin hala devam ettiği düşünülen bir savaş olarak anlatılması ve hatırlanması anlatılan hikâyenin aslında bir yıkım ve katliam hikayesi olduğunun görülmemesi sonucunu doğuruyor. Ve bu yıkımla asla yüzleşme ihtiyacının duyulmuyor olmasının asıl nedeni budur. Çünkü, yıkımlar, katliamlar ve yaşanılan acılar, bir zaferin olmazsa olmaz yan ürünü olarak görüldüler. Bu nedenle ne 1968 sol kuşağı ve oradan üreyen solcu örgütler, ne 2000’li yılların Ergenekoncuları ne de 2013 Gezi sonrası AKP çevreleri, kendilerini “Kuvayı Milliyeci” olarak tanımlamakta bir mahsur gördüler. Kendileri bugünün yeni kurucu kahramanlarıydı ve yapmaları gereken de atalarının yarım bıraktığı işi tamamlamaktı. Siyaseten yaptıklarını “ikinci kurtuluş savaşı” olarak göstermeyen ve böyle anlatmayan bir siyasi çevre bulmak gerçekten zordur.

Yeni bir hikâyenin bazı ön taşları

Bugünkü Cumhuriyetin en önemli krizi budur ve üç sac ayağında sahiptir: Kuruluş hikayesinin sadece bir zafer savaşı olarak anlatılması; bugün de hala bu savaşın devam ettiğine inanılması ve bugünkü sorunlarla bu savaşın mantığı ve diliyle yaklaşılması ve yok edilen ve imha edilenin bu ülkenin vatandaşları olduğunun görülememesi… Bu nedenle tarihteki yıkımların, katliamların, acıların bu hikâyede yeri yoktur. Bu kuruluş hikayesi bu şekilde anlatılmaya devam edildiği müddetçe ne tarihle yüzleşmek mümkündür ne de barış ve demokrasiyi esas almış bir gelecek kurmak.

Bugün artık değişmesi gereken budur. Bize yeni bir kuruluş hikayesi şarttır. Artık savaşın bittiğinin kabul edilmesi ve bu savaş diline bir son verilmesi gerekiyor. Bugünün siyasetine geçmiş savaşın zihniyeti ve diliyle yaklaşmak bir kuruluş değil bir yıkım habercisidir. Geçmiş üzerine konuşmak sadece tarih konuşmak değildir, geleceği kurmaktır. İyi bir gelecek kurmak istiyorsanız, geçmiş yıkımları büyük zaferler olarak anlatmaktan vazgeçmek ve geçmişte yaşanmış yıkım ve katliam hikayelerini yeni kuruluş hikayesinin bir parçası haline getirmek zorundayız.

Eğer bu Cumhuriyet’te tüm vatandaşların eşit ve özgür biçimde bir arada yaşamaları arzulanıyorsa imha edilen ve yok sayılan vatandaşlarının hikayesinin de kuruluş hikayesinin bir parçası haline getirilmesi şarttır. Hıristiyan’ın, (Ermeni, Rum, Süryani) Yahudi’nin, Kürt’ün, Alevi’nin çektiği acıyı yeni kuruluş hikayesinin harcı haline getiremezsek yarını kuramayız. Bu kesimlerin yaşadıkları katliam ve acıların öyle çok kesişme noktası vardır ki, tarihe eleştirel gözle bakarak bu kesişmeleri görmemiz mümkündür.

Dersim’in yeri ve anlamı

Benim açımdan, 1937-38 Dersim soykırımı üzerine konuşmamızın anlamı burada yatıyor. Dersim katliamı, kendisinden önceki yaşanan katliamların hem son noktasıdır ve hem de onların izlerini taşır. Başta Ermeniler, Hıristiyanların imhasının derin izlerini Dersim soykırımında da yaşarız. Dersim, Ermeni, Süryani ve Rum soykırımının nihai bir noktası, Osmanlı’da başlayanın Cumhuriyette tamamlanması gibidir.

Ve aslında bu sürekliliği gözlemek için 1937-1938’de kadar beklemeye de gerek yoktur.

Kesişme noktalarına ufak örnekler

1920 Aralık ayında kurulan Milli Ordu’nun kumandı Sakallı Nurettin Paşa’nın verdiği ilk emirlerden birisi Koçgiri ve Dersim bölgesindeki Müslüman olmayanların listesinin çıkartılmasıdır. Koçgirililer, “Ermenilerden sonra sıra bize geldi ve bizi de Ermeniler gibi sürecek ve kesecekler”, endişesi ile hareket ederler. Nitekim, resmi yazışmalarda, Koçgiri katliamının gerekçesi olarak gösterilen Ümraniye olaylarının gerçek failinin Ermeniler olduğu yazılır ve bölge insanı Ermenilerle iş birliği yapmakla suçlanır. Koçgiri ve Dersim katliamlarında önemli bir rol oynayan Hüseyin Hüsnü olarak da bilinen Abdullah Alpdoğan, Ermeni ve Pontus soykırımlarında da çok önemli roller oynamıştır. Şükrü Kaya ve Mustafa Abdülhalik Renda gibi Ermeni soykırımının baş aktörlerinin Dersim soykırımında da başrol olduklarına değinmek bile gereksiz.

Daha 1937-38 katliamından beş yıl önce bile, 1933’te Dersim’de yapılan askeri operasyonların önemli hedeflerinden birisi bölgede saklanan Ermenileri bulmaktır. Bu yıl yapılan operasyonlar hakkında 6 Eylül 1933 tarihinde bir rapor yazan Umum Müfettişlik, yapılan aramalarda bulunan Ermeni sayılarını aktarır ve yakalanan Ermenilerin daha önce planlandığı veçhile sürgün edildikleri bildirilir. Raporda aktarılan önemli bir bilgi de köylerden, aralarındaki Ermeni nüfusunu bildirmelerinin istendiği ve ama gelen bilgilerde hiçbir Ermeni’nin olmadığının söylendiğidir. Dersimliler, aralarındaki Ermenileri korumaktadırlar.

1937-38 katliamının önemli nedenlerinden birisi de Dersimlilerin Ermenileri korumuş olmalarıdır. Katliamdan kurtulan bir görgü tanığı, askerlerin bazen öldürmelerden önce bazen de sonra, erkeklerin pantolonlarını indirip, sünnetli olup olmadıklarını kontrol ettiklerini aktarır. Örneğin Xêçe’deki katliamın yapılma sebebinin buranını ahalisinin Ermeni olmasından kuşkulanılmasıdır. Tanık, Xêçe katliamı sonrası, askerlerin erkeklerin donlarını indirip, sünnetli olup olmadıklarına baktıklarını söyledikten sonra, hükümetin “biz bunları Rum-Ermeni sandık” diyerek “pişman olduğunu” aktarır.

Son söz

Bu ülkede eğer yeni bir Cumhuriyet istiyorsak, artık bu savaşı bitirmemiz ve bu savaş dilinin dost ve düşmanlarına bir son vermemiz; kendimize yeni bir kuruluş hikayesi anlatmamız gerekiyor. Ve bu kuruluş hikayesi, başta Ermeni soykırımı olmak üzere, yaşanan tüm yıkımları, Cumhuriyetin kuruluş hikayesinin bir parçası yapması gerekiyor. Zaferlerle biten savaşlar değil, bu ülkenin kendi vatandaşlarına yazık edildiği; Rum, Süryani, Ermeni, Kürt ve Alevi bu ülke vatandaşına yazık edildiği bu yeni hikâyenin merkezinde durmalıdır. “Vatanı bölmek isteyen iç ve dış düşmanlar” söylemi yerini “yazık edilen vatandaşlara” bırakmak zorundadır. Tekçi, monologçu değil, farklı anlatımlara olanak sağlayan, çoğulcu bir kuruluş hikayesine ihtiyacımız var. Eğer bugünün Kürdü, Alevisi, Ermenisi, Süryanisi kendisini, bu kuruluş hikayesinin bir parçası olarak göremezse bu topraklarda bir arada yaşamak imkânsız hale gelir.

Dersim ve onun sembolik önderi Seyit Rıza da bu yeni kuruluş hikayesinin en önemli parçasıdır. Dersimin ve Seyit Rıza’nın bizim kuruluş hikayemizin bir parçası ve sembolü yapılmaları bizim demokratik geleceğimizin garantisi olacaktır.

ilk gece hakkı

TANER AKÇAM

Kaynakları, beş farklı grupta değerlendirmeyi uygun gördüm: 1) Ermeni kaynaklar; 2) Misyoner ve Yabancı seyyah gözlemleri; 3) Rus Konsolosluk raporları; 4) sözlü tarih aktarımları ve 5) Resm-i Arus (‘arus vergisi’) ve “İlk Gece Hakkı.”(3) 

Bu beş farklı kaynakta, “İlk Gece Hakkı”  konusunda söylenenleri aktarmadan önce iki genel gözlemde bulunmak isterim. Birincisi, elimizdeki kaynakların bize öğrettiği gerçek şudur: şiddet ve özellikle kadına yönelik şiddet konusunda kurbanları dinlemeden konuşmak ve hüküm vermek doğru değildir. Anjel Dikme’nin şu satırları çok önemlidir: “Saatlerce konuştuğum ne babam ne dedem ne Muşeh eniştem kadınların yaşadıklarına dair tek kelam etmediler bana. Utanç mı yoksa kadını onlar da bir meta olarak gördükleri için mi bilemiyorum. Bütün yaşananları kadınlardan dinledim, kadın sohbetlerinde anlattılar her şeyi.” (4)

Özellikle kadınlara yönelik şiddet konusunda, sadece erkek faillerin şahitliğine başvurmak, “atamızdan-dedemizden duymadık böyle şeyler”, demek eğer cahil bir saflığın eseri değilse, şiddetin üstünü bilerek örtme çabasından başka bir şey değildir. Failler genel kural olarak işledikleri cinayetleri anlatmazlar. Şiddete muhatap olanlar ise utançlarından üzerine konuşmakta zorlanırlar. Ancak belki çok özel ortamlarda kendilerini rahat hissederlerse anlatabilirler. Kadına yönelik şiddetin bir tabu haline gelmesi ve “İlk Gece Hakkı” üzerine de çok nadiren konuşulmasının nedeni budur. Burada, İngiliz antropolog Paul Connerton’ın “küçük düşürücü sessizlik [olarak] unutma”(5) pratiğinin varlığından veya toplumsal bir sırdan söz etmek yanlış olmayacaktır.

İkinci genel gözlemim şu: kaynakların hemen tümüne yakınında “İlk Gece Hakkı” ifadesi geçmekle birlikte kastedilen hukuki [de-jure] bir hak değildir. Söz konusu olan bir pratiktir, bir uygulamadır. Ve özellikle ağaların, evlenen kızla birlikte olma hakkını kendilerinde görmeleridir. Tüm kaynaklardan ve özellikle de Ermeni kaynaklarından öğrendiğimiz, birçok durumda bu “hakkın” sadece bir gece ile sınırlı olmadığıdır. “İlk gecenin” de ötesine geçen bazen günler hatta haftalar süren bir pratik söz konusudur. (6)
Iosef Abgarovich Orbeli’nin kitabında yayınladığı resim: Ermeni çift, damat 19, gelin 11 yaşında

Bu nedenle konuyu, “İlk Gece Hakkı” ile ilgili bir hukuk tartışması olarak ele almak doğru değil. “İlk Gece Hakkı” ile diğer cinsel şiddet biçimlerinin (düğün basarak gelin ve/veya kız kaçırmak; genç kız veya kadınlara yönelik yaygın tecavüz pratiklerinin) iç içe geçtiği sistematik bir uygulama ile karşı karşıyayız. Harput civarında köylülerin Rahip Boğos Natanyan’a söyledikleri “kadınlarımız ve kızlarımız artık bizim değil”, sözleri (daha fazla bilgi aşağıda) bu cinsel şiddeti en iyi açıklayan ifadedir. Özetle, kadına yönelik cinsel şiddet, kural dışı ve nadiren gerçekleşen değil yaygın kurumsallaşmış bir pratiktir. Ermenilere ait topraklara el konulmasıyla paralel giden bu kurumsallaşmış cinsel şiddet Ermeni köylülerinin en temel problemidir.

Mkrdtich Khrimian (Hayrig)’in 1869’da Patrik olarak atanması ile birlikte, Patriklik ve Ermeni Ulusal Meclisi Padişahlık makamına düzenli layihalar sunmaya başlar. Bu layihalarda, kadına yönelik şiddet pratikleri, toprak meselesi yanında Ermenilerin en temel problemi olarak ele alınır. Yapılan şikayetlere yönelik hemen hiçbir önlem alınmaması üzerine Sadrazamla görüşen Khrimian Hayrig’in Sadrazam’a “[sizin] emirleriniz Üsküdar’ın ötesine geçmiyor”, demesi sorunun köklerinin nerede yattığını göstermesi bakımından önemlidir. (7) Yerel yöneticilerin toprak işgalleri ve kurumsallaşmış cinsel şiddet konusunda lokal unsurlarla birlikte hareket etmeleri şikâyet kapılarını tamamıyla kapatmış gibidir. Hatta birçok durumda şikâyet sadece şiddetin daha da artması ve yaygınlaşması sonucunu doğurmaktadır. Ve köylülerin bulundukları yerleri terk ederek ya Rusya’ya ya da İstanbul gibi metropollere göç etmeleri dışında hiçbir başka seçenekleri yok gibidir.

1) Ermeni Kaynaklar

Ermeni kaynakları konusunda vereceğim ilk bilgi, Latif Mammad adlı bir yazara aittir. Yazar, “Khachik Dashtenz’in romanı, ‘Çifçinin çağrısı’ ve Kürtler” adlı makalesinde şunları yazar, “kaynaklar, Moksa’daki [Bahçesaray] ‘ilk gece hakkı’ ile ilgili bilgiler aktarmaktadır. Bir Kürt feodal beyi Moksa’da bir Ermeni gelini üzerinde bu hakka sahipti. ‘Bu gelenek, yani bu feodal ayrıcalığın uygulanmasının izleri, nadir de olsa gerçekleşti’. [25] Moksa’da var olan bu ilk gece hakkı, başka bir Ermeni araştırmacı S. D. Lisitsian tarafından da doğrulanmıştır,[26]”. (8) Latif Mammad’ın sözünü ettiği iki yazar, Stephan D. Lisitsian ve Iosef Abgarovich Orbeli’dir. Her ikisi de tanınmış antropolog olan akademisyenler eserlerinde Van ve civarında kendi yaptıkları gözlemleri aktarmaktadırlar.

a) Stephan D. Lisitsian ve Iosef Abgarovich Orbeli

Eğitimci ve etnograf olarak isim yapan S. D. Lisitsian, Van Çatak konusunda yaptığı etnografik gözlemlerini ele aldığı eserinde, bölgedeki ‘İlk Gece Hakkı’ uygulaması ile ilgili olarak şu bilgiyi aktarır: “Mhitar adlı Mokus (Şimdiki Bahçesaray) şehri sakini, oğlunun düğününü kutluyordu ve o zamanın örflerine göre, genç bir gelinle ilk gecenin hakkını kullanmak için yerel yöneticiyi çağırmak zorundaydı. Mhitar bu rezaletten kurtulmak için bir kurnazlığa başvurdu. Bey’den misafirler evden ayrılana kadar gelmemesini istedi ve ona herkes gittikten sonra evin ışıkları söndürüp gelmesi için işaret edeceğini söyledi. Mhitar eşyalarını da alarak katırlarını ters yöne sürdü ve gece pencerelerde ışıkları bırakarak aceleyle evini terk etti. Tüm aile genç çiftle ve eşyalarla birlikte Mazrin Boğazını geçerek yöneticilerin ilk gece hakkı uygulamadığı Şatah’a geçtiler. Burada yöneticinin merhametine sığındılar ve Dicle’nin sağ kıyısında, Sivtkni-su nehrinin birleştiği yerde, üzerinde kör bir kızın yaşadığı toprak, o kıza bakma şartıyla onlara verildi.”  (9)

Latif Mammad’ın kaynak olarak verdiği ikinci akademisyen I. A. Orbeli’dir. Kürtçe’ye hâkim ve Kürtçe Rusça sözlük çalışması da olan Orbeli’nin, Van bölgesi hakkında yaptığı çalışmaları 1982 yılında yayınlanır. Burada Orbeli’nin notlarından, ilk gece hakkı konusunda aşağıdaki bilgileri aktarılır. Notlar, Orbeli tarafından katıldığı bir düğün sırasında tutulmuştur, kısa cümleler bu nedenledir.

“Cuma 2 Eylül (1911)

Öğretmen Harutyun’un düğünü, [Murtulla] Bey’de öğle yemeği, bütün “idır” (?) toplandı. Çorba, köfte, dolma, bal içkisi, soğan, çörek, yahni, pilav, üzüm, kahve. Dua.

Saat sekiz buçukta düğün. Henüz az konuk var. Kavun, yemek, şarkılar: Marseillaise. [Damadın] taç giymesi. Tavanın süslenmesi. Taç giyenin takdisi, halk dansı. Giysilerin kutsanması, kilit. Damadın giydirilmesi. Gelinin elbisesi gidiyor. Eşik öpme, çıkış. Kilisede gelinle buluşma…

Giriş ritüeli. İncil okumaya ara veriliyor. 

Şeytanı lanetleme. Orijinal günah çıkarma. Gelinin rızası. Kiliseye geçiş, karışıklık. Papaz yeleği. Şarap, papaz yeleği boyunda. 

Geline ilişkin duygularım: suç…

Bana, gelinin 6 yaşında olduğu ve gerdek gecesinin mümkün olmadığı bu tür erken evliliklerin sebebinin Mokus’da hala geçerli olan ilk gece hakkından kurtulmak eğilimiyle ortaya çıktığını, bu şekilde feodalin ilk gece hakkı kullanmasının gerçekleşemediğini açıkladılar. Bu gelenek, yani feodalin bu ayrıcalık adeti sık olmamasına rağmen yer bulmuştur.

Taç giymeden sonra fiziksel olarak damadın evine getirilen geline, feodalin ilk gece hakkı işlemiyordu. Bu adet, yani bu feodal imtiyazın gerçekleşmesinin kalıntıları, nadiren de olsa, yaşanıyordu.” (10)

Orbeli’den anladığımız, bölgede çocuk evlilikleri yaygındır ve bunun nedenlerinden birisi de “İlk Gece Hakkı” uygulamasıdır. Orbeli kitabında ayrıca 11 yaşındaki bir kız ile 19 yaşındaki bir damadın resimlerini de yayınlamıştır.

b) Hagop Barsoumian Vahan Baibourtian Elke Hartmann ve Avedis Abrahamian

“İlk Gece Hakkı”nın yer aldığı diğer üç önemli akademik kaynak, Hagop Barsoumian, Vahan Baibourtian ve Elke Hartmann’dır. Bu üç kaynağa eklenebilecek olan bir dördüncü kaynak Avedis Albert Abrahamian’ın kendi hayat hikayesini ele aldığı eseridir. Hagop Barsoumian, İlk Gece Hakkı konusunda şunu yazar; “Bazı yerlerde, bir Ermeni köylünün nikahında kâfir, ilk gece geline ‘ziyaret’ hakkını saklı tutardı. Özel elçiler tarafından patrikhaneye gönderilen raporlarda, bu köylülerin durumu basitçe kölelik olarak nitelendiriliyordu.”  (11) Barsoumian, bilgiyi aldığı kaynak konusunda bir bilgi vermez. Ama bu bilgiyi Patrikliğe gelen raporlara dayanarak aktardığını tahmin etmek mümkündür.

Vahan Baibourtian, Kürt Ermeni ilişkileri konusunda yazdığı kitabında, “İlk Gece Hakkı” konusunda şu bilgileri verir: “Çoğu zaman Kürt ağalar kendi malları olarak maraba köle Ermenileri birbirine satıyorlar veya hediye ediyorlardı. Beyler malların sahibi olarak, aynı zamanda kendilerini “marabaların” hayatlarının sahibi de sayıyorlardı. İstedikleri zaman satabiliyorlar, değiş tokuş yapabiliyorlar veya öldürebiliyorlardı. İstedikleri zaman bunu yapmada mutlak hürriyete sahiplerdi. Aşiret Kürtleri arasında kız kaçırmalar, alıkoymalar da adet olmuştu. Hatta bazı yerlerde Kürt ağalar kendileri için ilk gece hakkı tespit etmişlerdi.”  (12)

Bu bilgileri veren Vahan Bairbourtian, ayrıca şunları da eklemektedir; “Batı Ermenistan’da Türk ve Kürt toprak sahipleri, aşiret reisleri, şeyhler, beyler, askeri ve jandarmadaki yüksek rütbeliler de… köylerde keyfi hareketlere izin veriyorlar, kadınlara tecavüz ediyorlar, kızları beraberlerinde götürüyorlar, hayvanları zorla sürüyorlar, değerli eşyaları çalıyor ve kaldırılıyorlardı. Aşiret reisleri kholamlardan [hizmetçilerden] oluşan gruplarıyla Ermeni köylerini talan ediyor, yüzlerce oğlan ve kızı esir alıp Erzurum ve diğer şehirlerin çarşılarında satıyorlar. Bu, Osmanlı Türkiye’sinde 19’uncu yüzyılda iyi biline gerçek bir köle ticareti idi.” (13)

İlk Gece Hakkı konusunda bir başka Ermenice kaynağı kullanan akademisyen Elke Hartmann’dır. 1880’lerde büyük çalkalanmalara yol açan Musa Bey’in Gülizar adlı bir Ermeni gelini kaçırması olayı hakkında bir makale kaleme alan Hartman, Musa Bey’in bölgesinde “İlk Gece Hakkı”nı kullanma yetkisini kendisinde gördüğünü ve kullandığını söyler; “Musa Bey, hükümetin sessiz kalarak göz yummasından aldığı cesaretle, Ermeni köylerini yağmalıyor, köylerdeki her düğünde, ‘ilk gece hakkını’ kullanarak, her köyde bir ‘metres’ tutuyor; böylece bölgedeki hakimiyet iddiasını güçlendiriyordu.” (14)

Burada önemli bir hususun altını çizmek gerekir. Hartmann, bu iddiasına kanıt olarak Gülizar’ın Kanlı Düğünü adlı bir kitabı göstermektedir. Söz konusu kitapta ama “İlk Gece Hakkı” tanımı geçmemektedir. İlgili ifade aynen şöyledir: “Ermeni köylerindeki düğün ve nişan törenlerine bile zorla gidiyordu. İçiyor ve kadehleri kırıyordu. Halay başı oluyor, güzel genç kızlar ve genç kadınları halaya katılmaya zorluyor ve içlerinden, bir sonraki kurbanını seçiyordu. Kutsal gelenekleri çiğniyor, düğünden sonra odaya güveyden önce girip vahşi içgüdülerini tatmin ediyordu.” (15)

Burada dışardan gözlemci ile olayı doğrudan yaşayanların aynı olayı farklı kelimelerle anlatıyor olmaları dikkat çekicidir. Musa Bey’in yaptıklarından, onun “İlk Gece Hakkı”na sahip olduğuna inandığı ve buna göre de davrandığı sonucunu çıkartmak yanlış olmayacaktır. Bu örnek “İlk Gece Hakkı”ndan niçin hukuki bir hak olarak tartışılamayacağını göstermesi bakımından da önemlidir. Başka Ermeni kaynaklarında da benzeri bir durumun söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. 

Bu konuda bazı örnekler vermeden önce Avedis Albert Abrahamian’ın hayat hikayesine değinmekte fayda vardır. 1906 Kharpert (Harput-Elâzığ) doğumlu olan Avedis, 1970’li yıllarda yazdığı anılarında, “İlk Gece Hakkı” konusunda bize şu bilgileri verir: “Ülkemizin bazı bölgelerinde, bu dar görüşlü küçük yöneticilerin büyük gerçek bir baskısı vardı. Örneğin, düğünün ilk gününde gelin, kocasına eş olmadan önce Bey veya Ağa’yı ziyaret etmek zorundaydı. Ülkemizin birçok yerinde bu tür baskılar devam ediyordu. Sonuç olarak birçok Ermeni kendi özgürlüğüne kavuşacağı günü arıyordu ve büyük ihtimalle Türkler de bu duyguların farkındaydı.” (16)

c) Rahipler Vahan Bardizaktsi Boğos Natanyan ve Karekin Sırvantsdyants Raporları

Özellikle Ermeni kaynaklarından anladığımız, “İlk Gece Hakkı”nda ifadesini bulan cinsel şiddetin bir tek gece ile sınırlı olmadığıdır. Ağalar, gelinleri, gelin adaylarını hatta evli kadınları da belli sürelerle kendi evlerine kapatmaktadırlar. Bu konuda verilebilecek en iyi örnek, Vahan Bardizaktsi; Boğos Natanyan ve Karekin Sırvantsdyants adlı Rahipler tarafından kaleme alınan raporlardır. 1878 ve 1884 yılları arasında yayınlanan raporlarda, söz konusu bölgelerde ağaların uyguladığı cinsel şiddete ilişkin ayrıntılı örnekler verilir.  (17) Palu, Harput, Çarsancak, Çemişkezek, Çapkçur, Erzincan, Hizan ve Civar Bölgelerden elde edilen bilgiler birbirleri ile büyük benzerlikler gösterir.

Ağaların, Ermeniler arasındaki evlenmelere müdahale etmeleri ve canlarının istediği kızları istemeleri sıradan bir uygulamadır. “Ermenilerin düğünlerine de müdahale ediyorlar. Bir kızı bir oğlana ya da bir oğlanı bir kıza istediklerinde verilmeyecek olursa, kız ve oğlanın aileleri ağır vergiler ödemek zorunda kaldıktan gayrı, beyler onları istedikleri kişiye veriyor ve zorla papaz nikahı kıydırıyorlar. Papaz bu nikahı kıymayı reddedecek olursa onu da sopalarla yumruklarla dövüyorlar.”  (18) “Her köye yerleşmiş ağa ve beyler var. Bunlar işledikleri yüzlerce suçun yanı sıra, duyulmamış bir zorbalık daha yapmaktadırlar. Ve bu zorbalık bizim kaymakamlık zamanımıza kadar süregelmekteydi. Bir genç kız başka köyden bir delikanlı ile nişanlandığında, beyler müdahale ediyor, keyiflerine uygunsa rüşvet karşılığında nikâha izni veriyorlar. Aksi halde genç kızı kendilerinin onayladığı başka bir delikanlıyla zorla evlendiriyorlar. Eğer papaz nikâhı kıymazsa kendi mollalarıyla işi hemen hallediyorlar.” (s. 116)

Cinsel şiddet sadece düğün sırasında gözlenmez, daha genel ve yaygındır. Ağaların “en büyük zevki Ermeni kadınların namusuyla oynamak. Kadınlar bağ ve bahçelere gitmeye cesaret edemiyorlar. [Ağalar] evlere girme cesaretinde bile bulunuyorlar.” (s. 190) “Ermenilere ait koyun, davar vs. şeyleri çalan, yolları tutan, bakire kızları kirleten, kadınları erkeklerinden çalan hep bunlardır.” (s. 226) Ermenileri “soymanın, sömürmenin, kadınlarına tecavüz etmenin yanı sıra hem ev hem de tarlalarında bedavaya çalıştırıyorlar.” (s. 234) “Kadın isterlerse götürüyorlar, kızları kirletiyorlar, mülklerin hepsi onların elinde.” (s. 237) Kadınların veya kızların “yüzlerini peçe” (s. 62) veya “kara bir kumaşla” (s. 111) örtmeleri, yaygındır ama çözüm olmamaktadır.

Arapgir bölgesinde Babıali tarafından hakkında yakalanma ve öldürülme emri olan ama yerel yöneticiler tarafından korunduğu için serbestçe dolaşan Deli Silo (Süleyman Ağa) hakkında şu bilgi verilir; “hangi köye giderse o köyün kızlarını ve kadınlarını gözden geçirir, beğendiğini gece getirmelerini emrederdi. Emrine karşı gelenler öldürüldü.” (s. 320) Çarsancak köylülerinin, “kadınlarımız ve kızlarımız artık bizim değil” (s. 412) sözleri, yaşanan cinsel şiddetin boyutunu göstermesi açısından önemlidir.

Şikâyet etmek sonuç vermediği gibi şiddetin daha da artmasına yol açıyordu. “Bizim dava açılmadan önce daha az zarar görüyorduk. Şimdi problemler on kat arttı.” (s. 474) Yerel zorbalardan birisinin “tabancasına ‘müftü’ kılıcına da ‘hâkim’ adını takmış” (s. 231) olması yerel yöneticilerle ağalar arasındaki iş birliğini göstermesi açısından sembolik bir değere sahiptir. Bu yoğun şiddet karşısında çaresiz kalan köylülerin bulabildiği tek çözüm göçmektir. “Palu ve diğer tüm kazalardaki Ermenilerin çoğu ailelerini yüz üstü bırakarak İstanbul’a gurbete gidiyorlar. Sebebi bu tahammülü zor sömürüye ve ağır vergilere dayanamamalarıdır.” (s. 158) “Kerim Bey’in evinin bulunduğu Khub Köyünde sadece dört hane Ermeni kalmış. Diğerleri zorbalıklar sebebiyle göç etmişler.” (s. 233) “Haşim Köyü Ermenilerinin bir kısmı sömürülmekten, soyulmaktan bıkıp göç etti.” (s. 234) “Ermeniler artık buna tahammül edemeyeceklerini görünce hepsi birden ailelerini toplayarak oraya buraya göç etmeye başlamışlar.” (s. 237) Rahip Boğos Natanyan’ın Hizan kasabası ve köylerinden 20 yıl içinde yapılan göçleri gösteren tablosu bu bakımdan çok çarpıcıdır; köylerin kimisi tamamen boşalmış kimisinde nüfusun %75’inden fazlası göç etmiştir. (s. 238-241).

Üç Rahibin raporlarında kullandıkları dil de olukça önemlidir. “Sürekli tekrarlanıp duran bu sefaletleri insan kendi gözleriyle yakında gördüğünde, kulaklarıyla duyup elleriyle hissettiğinde gerçekten şaşıp kalıyor.” (s. 81) “Yüreğim gerçekten ezildiği için zavallı Ermenistanlıların sefaletini burada tek tek anlatmak istemiyorum. Ah Tanrım ah, Ermenileri vahşilere yem olsunlar diye mi yarattın! Zavallı Ermeni sessiz sedasız ne acılar çekiyor, ama duyan yok!” (s. 114) “Buradaki Ermenilerin durumunu anlatmak istemiyorum.” (s. 154) “Burada da türlü türlü suçlar işleniyor, anlatmaya dil yetmez” (s. 521) “Dinleyenlerin gözyaşlarına hâkim olması mümkün değil. Bu sebeple bunları burada tek tek anlatmak istemiyorum.” (s. 203) “Duyduklarımızı tarif etmek ve dile getirmek imkânsız” (s. 412) ifadelerini okumak mümkün. Köylülerin ümitsizlik nedeniyle başlarına gelenleri anlatmak istemedikleri de aktarılan bilgiler arasındadır. (s. 474) 

d) Diğer Rahip Raporları ve Gazete Haberleri

Bazı bölgelerden Rahiplerin doğrudan İstanbul’a veya Eçmiyazin’e yolladıkları raporlarda kullandıkları ifadeler, üç Rahibin raporlarında yer alan ifadelerden daha açık ve nettir. Burada sadece iki örnek vermekle yetinelim. 3 Mayıs 1903 tarihinde Ağtamar Katalikosluğunda görevli Rahip Arsen Markaryan, Katalikos Mıgırdıç Khrimyan (Hayrig)’e yolladığı bir raporda, “İlk Gece Hakkı”nın da ötesine geçen cinsel şiddet konusunda şu örnekleri verir: “Ermeni Patrikhanesine, yerel idare ve vilayet idaresine tekrar tekrar yaptığımız şikayetlere karşın, cinayetler, talanlar, soygunlar, karı-kız kaçırmalar, tecavüzler ve daha birçok eziyet alenen ve gayet cesur şekilde, vicdansızca ve hayasızca devam ediyor. Kürtler Şeyhe Azizmiş gibi tapıyorlar, evlerinden ona dualar ve dileklerde bulunuyorlar. Şeyh köyleri ziyaretinde istediği kadın veya kızı alıp götürüyor, günlerce haftalarca yanında tutuyor, çoğunu da saklıyor… Kholamlar [Ağanın veya Şeyhin hizmetçileri] Ermeni köylüsü sayesinde yaşıyorlar, üstelik onlar için hangi eve girerlerse girsinler tecavüz edemeyecekleri aile kutsiyeti yok, aksi durumda ya öldürüyor ya da kaçırıyorlar.” (19)

11 Nisan 1872 tarihinde Muş Patriklik Vekili Kırikoris’in, İstanbul Patrikliğine yolladığı rapor, cinsel şiddetin sadece “İlk Gece Hakkı”nı kapsamakla kalmayıp, onun da ötesine geçtiğini göstermesi bakımından önemlidir. “Ancak tüm insanlar için aşağılayıcı nokta şu ki; öncelikli olarak Ermeni namusuna sahip gelin odasındaki [gerdek odası] gelinlerin ve kutsiyet tülü altında yetişmiş kızların [bakire kızların] bugün holana [?] çıkmış khafirlerin [Kürtlerin önde gelenlerine Ermenilerin verdiği ad] evinde kuma olarak bulunmasıdır. Onlar, günlerce sessiz gözyaşları içinde bulguru kırma haline çevirmeye uğraşıyorlar, çamaşırı yıkıyorlar, dikiş hizmeti veriyorlar. Ve onların arpa tarlaları için, çıplak bedenleri, yalın ayakları ile yakıcı güneşin altında haftalarca helak olurcasına çalışıyorlar. Rahip Krikoris ayrıca Ermeni kızların ve gelinlerin harç karşılığı olarak ağalara verildiğini de rapor etmektedir. (20)

1907 yılında Tiflis’de yayınlanan Vidag gazetesi, 19 Aralık 1907’de, “Türkiye Ermenilerinin Hayatından” başlığı altında “Memleketten Mektuplar” yayınlar. Bu mektuplardan bir tanesi Manazgerd (Malazgirt) Bulanık’ın tek hâkimi ve kralı Irzağ Bey’in yaptığı barbarlıklarla ilgilidir. “Hasnanlı Irzağ Bey’i, o barbar sadrabı (21) kim tanımaz, başındaki siyah beyaz saç sayısı kadar adam öldürmekle kalmamış, tüm köyleri yerle bir etmiştir. Manazgertliler, Bulanıklılar, Alaşgertliler ve Hınuslulara sorun, her biri size Irzağ Beyin canavarlıkları ile ilgili dehşet verici hikayeler anlatacaklardır”, diye başlayan mektupta şu ifadelere yere verilir; “Irzağ Bey ayrıca yerel halkın aile yaşamının da tek sahibi. Evlenecek çiftlere rıza gösteren veya izin veren kendisi. Gelinin -dehşetli şartlar altında- önce birkaç gün onun yanında kalmak zorunda olduğundan haberiniz var mı? (22)

Tüm bu örneklerin gösterdiği gerçek, “İlk Gece Hakkı” uygulamasının, hangi bölgelerle sınırlı olup olmamasından bağımsız, Ermeni kadın ve kızlara yönelik cinsel şiddetin bir parçası olduğu gerçeğidir. Ve bu farklı cinsel şiddet türlerini birbirlerinden ayırmak, aralarına kesin duvarlar çekmek imkânsız gibidir. 

Bu nedenle, 1870’lerde sonra oluşmaya başlayan Ermeni devrimci örgütlerinin kadınlara yönelik şiddeti, kendi eylemlilikleri için çok önemli bir motif olarak kullanmaları şaşırtıcı değildir. Örneğin, 1872’de Van’da ‚Kurtuluş İttifakı‘ adıyla kurulan gizli bir Ermeni örgütü, kadınlara yönelik şiddeti Ermeni toplumunu onurunu lekeleyen bir suç olarak tanımlar. “Bizim namusumuz gitti; kiliselerimize tecavüz edildi, gelinlerimizi ve gençlerimizi kaçırdılar; haklarımızı elimizden alıyor ve milletimizi yok etmeye çalışıyorlar… kurtuluş için bir yol bulmalıyız… yoksa, yakında her şeyi kaybedeceğiz.”  (23) Eklenebilecek ilginç bir bilgi, bazı bölgelerde “Ermeni kadınlara yönelik Kürt şiddetine tepki olarak bazı Ermeni erkeklerin, Hamidiye aşiret reislerinin kızlarını veya daha önce Müslüman olmuş Ermeni kadınları” kaçırma yoluna gitmiş olmalarıdır. (24)

2) Misyoner ve Gezginci Gözlemleri

“İlk Gece Hakkı” konusunda bilgilerin mevcut olduğu ikinci önemli kaynak bölgede görev alan misyonerlerin veya gezen seyyahların aktardıklarıdır. Burada sadece 10 Mayıs tarihinde yayınladığım listede yer alan kaynaklara (bir iki ekleme ile) bakılacaktır.

Tarihçi ve seyyah olarak tanınan Romanyalı bir Yahudi olan Israel Joseph Benjamin, 1859 tarihinde yayınladığı seyahatnamesinde, “Kürdistan dağlarında” gözlediği “İlk Gece Hakkı” uygulaması konusunda şu bilgileri aktarır; “Orta Çağ’ın eski feodal barbarlığını hatırlatan bir gelenek, sözde efendinin hak iddiasıdır. Genç bir İsrailli veya Nasturi evlenmek istediğinde, gelini ait olduğu efendisinden satın almak zorundadır; çünkü evlilik sözleşmesiyle genç eş [kadın] başka bir efendinin denetimine girer ve bu nedenle eski efendi her zaman tazminat olarak istenecek yıllık bir cizye vergisi kaybına uğrar. Bunun ötesinde, gelin, kocasının evine girmeden önce kendisini, eski bir oryantalist gelenek gibi görünen, efendisinin emrine vermelidir… Sadece son birkaç yıl içinde bu iğrenç istismar düzeltildi ve para ödemesine dönüştü. Bunun nedeni kanlı bir olaydı. Genç bir kızın, çaresiz bir direnişten sonra efendisini öldürmesi. Dolayısıyla bir suiistimal [taciz] diğerinin yerini almıştır: şimdilik efendinin [hak] iddiası satın alınmalıdır.” (25)

20. Yüzyılın başında Antep ve Urfa’da gezginci Protestan misyoner olarak göreve yapan Alston Campbell, 1906’da yayınladığı “Hilal’in gölgesinde” adlı eserinde “İlk Gece Hakkı” konusunda bilgi vermekle kalmaz ayrıca başka ilginç gözlemlerde de bulunur. Aktardığı bilgilerin, “[yoldan] geçmekte olan bir ziyaretçinin gözlemleri” olmadığının altını çizen Campbell, her bir bilginin tarafından teyit edilerek, kayda alınmış olduğunu söyler. 

Campbell’in verdiği bilgiler arasında, yukarda aktardığımız Rahip Krikoris tarafından 1872’de verilen “Ermeni kızların ve gelinlerin harç olarak kullanıl(dıkları)” bilgisinin olması ilginçtir. Köylere vergi toplamaya gelen Zaptiyeler, eğer köylünün vergiyi ödeyecek parası yoksa, köylünün kızına el koymaktadırlar. “Cüzdanla ödenemeyen şey bizzat [şahsen] ödenmelidir ve eğer aşırı vergilendirmenin talihsiz kurbanı, bir kız sahibi olacak kadar şanssızsa, zaptiyenin bir süre veya kalıcı ‘beyaz kölesi’ olarak talep edilecektir. Evde vergi tahsildarının beğenisini kazanan [bir] kadın yoksa, tahsildar evin ahşap kapılarını veya eline geçen herhangi bir şeyi almakla yetinmektedir.” (26)

Campbell Ermeni köylülerin sıkça “kız çocuğumuz olmasa daha mutlu oluruz” dediklerini aktarır. Kaçırılmalarına mâni olmak için kızların yüzlerini kalın örtüyle kapatmak veya kirli ve eski giysiler giydirmek ya da oğlan kılığına sokmak sıradan pratikler arasındadır. Özellikle düğünlerin basılarak gelinlerin kaçırılmasının çok yaygın bir pratik olduğunu aktaran Campbell “İlk Gece Hakkı” konusunda da şu bilgileri verir; “Hristiyan bir kız nişanlandıktan sonra, annesine veda etmek zorunda kalması ve acı acı hıçkırarak bölgenin Kürt Ağasının köyüne götürülmesi ve evlenmesine izin verilmeden önce bir süre onunla yaşamak zorunda kalması nadir olmayan bir durumdur.” (27)

Campbell’in, “İlk Gece Hakkı” konusunda verdiği bu bilgiyi takip eden cümlesi daha da çarpıcıdır. “Bu konuda daha pek çok şey söylenebilir, ancak birçok şeyin üzerine bir örtü çekmek en iyisidir… Şu kadarını söylemek yeterli ve bu açıklamayı iyi bir otorite olarak yapıyorum, pek çok Ermeni köyünde, Kürt ya da Türk şehvetinin zoraki kurbanı olmamış bir kadın hemen hemen hiç yoktur.”  (28)

Campbell’in bu sözlerinin bize hatırlattığı, üzerinde konuşulması çok zor bir olgu ile karşı karşıya olduğumuzdur. Son tahlilde, bölgeye dışardan bakan bir gözlemcinin bile “en iyisi üzerine bir örtü çekmek” dediği bir gerçekliğin, bunu yaşayan insanlar tarafından konuşulması veya kayda geçirilmesinin ne kadar zor olduğunu belirtmeye bile gerek yoktur. Antropolog Paul Connerton’ın “küçük düşürücü sessizliğin [ürünü] unutma” olarak adlandırdığı gerçeklik budur.

Tanınmış seyyah H. F. B. Lynch de Ermeni gelinlerin Kürtlerce kaçırılmasının yaygınlığından söz eder ve Kürt bölgelerinde, ağaların Ermeni köylerini ve köylüleri, koyun veya büyükbaş hayvan gibi sattıkları bir serflik sisteminin egemen olduğunu söyler. (29) İran ve Kürdistan’da Seyahatler adlı eserin yazarı Mrs. Bishop’un (Isabella Bird) ise Orbeli’nin çocuk evlilikleri ile ilgili söylediklerini teyit eden gözlemlerde bulunur. “Kız çocuklarının erken evlilikleri, 11, 12 yaşında çocuk gelinler çok yaygındır.” (30)  Yazar ayrıca, ağların köylüler üzerine ekstra vergiler koyduklarını ve onları ücretsiz çalışmaya zorladıklarını ve Hristiyan kızları haremlerine taşıdıkları bilgisini de aktarır. (31)

3) Rus Konsolosluk Raporları

“İlk Gece Hakkı”nın tartışma gündemine girmesi ile birlikte en çok konuşulan Rus kaynakları olmuştur. Aslında burada söz konusu olan bir kaynakta aktarılan iki Rus konsolosluk raporudur. Tanınmış Kürdolog M. S. Lazarev 1964 yılında yayınladığı Kürdistan ve Kürt problemi adlı eserinde, Ermenilerin yaşadıkları koşullara değinirken “İlk Gece Hakkı”ndan söz eder. Aynı bilgi, 1972 yılında Kürt Sorunu (1891-1917) başlığı ile ikinci baskısı yapılan eserde de tekrar edilir: “Kürt beyleri (feodaller), haklarından tamamen mahrum bırakılmış Ermeni köylülerini acımasızca sömürüyor ve eziyorlardı. Kürdistan’da serflik oldukça şiddetli bir şekilde ve orta çağ biçimlerinde gelişmişti. Rusya Van konsolos yardımcısı Tumanskiy, 20. Yüzyılın başında şunları yazar: ‘Sasun kazasında Ermeniler, bütün hukuki sonuçlarıyla Kürtlere neredeyse serflik ilişkileriyle bağlılar; her Ermeni bir Kürde tabi ve ona yıllık bir kira [hafir] ödemek zorunda. Kürtler serflerini paraya ihtiyaç olduğunda satıyorlar. Bir serf bir Kürt tarafından öldürülürse öldürülen serfin sahibi öldürene ait bir serfi öldürerek intikam alıyor. Bir kısım beyler Ermeni köylerinde ‘ilk gece hakkı’ bile tesis etmişler.’ Lynch ise; ‘Ermeni serfler ‘altınla satın alınan’ anlamına gelen ‘zer-kurri’ olarak adlandırılıyor’, ve Serflerin satışı ve alınması, üstünde yaşadıkları ve çalıştıkları toprak ile birlikte gerçekleşiyordu” diyor.”  (32)

“İlk Gece Hakkı” konusundaki bilgiyi Van Konsolos Yardımcısı Tumanskiy’e dayanarak aktaran Lazarev, yine aynı kitabında, Bitlis Rus Konsolos yardımcısından aldığı bir başka önemli bilgiyi daha paylaşır. Buna göre, Ermeni köylüler, borçlarının karşılığı olarak kızlarını ağalara vermektedirler. “Fakat” diye eklemektedir Konsolos yardımcısı, “yine de Ermeniler bu borçların yükünden kurtulamadılar.” (33) Konsolos’un verdiği bilgilerin Rahip Krikoris ve Compbell tarafından aktarılan bilgilerle örtüşmesi söz konusu pratiğin yaygınlığını göstermesi açısından önemlidir.

Lazarev tarafından aktarılan “İlk Gece Hakkı” bilgisi daha sonra birçok yazar tarafından tekrar edilecektir Kamal Madhar Ahmad 1975 (Kürtçe); Charles Issawi 1980; Stephen Astourian 1990, 2011; Ron Suny 1993 ve 2015; Dikran Kaligian 2013 yıllarında yayınladıkları çalışmalarda Lazarev’in verdiği bilgiyi kullanırlar. Kemal Madhar Ahmad’ın çalışması 1996 yılında Türkçe olarak da yayınlanmıştır. (34) Bu tartışma başlayana kadar, benim de konu hakkındaki bilgim Stephen Astourian, Ron Suny ve Dikran Kaligian’ın aktardıkları ile sınırlı idi. 

4) Sözlü Tarih Aktarımları

“İlk Gece Hakkı” konusunda dördüncü önemli kaynak sözlü tarih aktarımlarıdır. Burada sadece dört örnek ile kendimi sınırlı tutuyorum. (35)

1) Erdoğan Gedik, Varto Alevileri üzerine yazdığı tez için alan çalışması yapmıştır. (36) Alan çalışması sırasında yöre halkının belleğinde “İlk Gece Hakkı”nın hala bir yer tutmakta olduğunu gözlemler. Gedik, bu “hakkı” anlatmak için yöre Alevileri arasında kullanılan bazı deyişleri not eder. “waxte Hukmê ina bi, jü kı bızewıciyenı, gerekı ina en verniye veyve bıkerdene cenıkê” (Çevirisi; onların hüküm sürdüğü dönemdi, biri evlendiğinde ilk önce onlar gelini kadın yapıyorlardı); “Gerekı ina veyve qule kerdene” (çevirisi; ilk önce onlar gelini deliyorlardı). (37)

2) Zakarya Mildanoğlu: 26 Nisan 2013 Haber Türk TV’de Balçiçek İlter’in konuğu olur ve orada “İlk Gece Hakkı” ile ilgili bildiklerini, duyduklarını aktarır. (38) “Anadolu’da eski bir Ermeni köyü olan Ekrek’te doğdum. 8 yaşında İstanbul’a geldim. Çoğu şeyi ilk o zaman gördüm. Ben geldikten iki sene sonra da ailem geldi. Ablalarım artık genç kız olmuşlardı, sürekli onlara sataşıyorlardı. Hatta kaçırma girişimleri vardı. Bu tarihsel bir şey ne yazık ki. Gelin Alaylarından kaçırılan gelin sayısı az değil. Hatta ilk gece hakkı diye bir şey var. Evleniyorsunuz, gerdek gecesine girmeden önce ilk geceyi başkasıyla geçiriyorsunuz, ondan sonra gerçek eşinize dönüyorsunuz. Bunlar hiç konuşulmuyor, çünkü cumhuriyet yalan ve inkâr üzerine kurulmuş. Bu baskı ve kaçırma girişimleri nedeniyle ailem bir gece yüklenip İstanbul’a geliyor. 2000 haneli bir köydü, biz o köyün son Ermeni ailesiydik.” (39)

3) Muğla yöresinde sözlü tarih çalışması yapan Ertuğrul Aladağ, “İlk Gece Hakkı” konusunda elde ettiği bilgileri şöyle aktaracaktır; “Köyler çok fakirdi. Şehir merkezinde veya kasabalarda yaşayan ağaların her birinin sayıları kırkı geçen köyleri vardı. Yüz binlerce dönüm içine dağılmış bu köyler gibi, köylüler de ağalarının malı gibiydi. Bu durumun en iyi açıklaması da genellikle bir veya bir buçuk asır öncesine kadar süren ağalık hakkı olayıydı. Köylü gelinlerin evlilikteki ilk gecesinde ağasıyla cinsel ilişki kurma zorunluluğu vardı. Bu geleneğe itiraz eden cesaretli delikanlı damatlar, ağalar tarafından sürülür veya öldürtülürdü. Ancak Datça’da yaşanmış olan bir ağalık hakkı olayı sırasında damat, ağayı öldürmüştü.” (40)

4) Sasun Ermenilerinden Anjel Dikme “İlk Gece Hakkı” konusunda kendi yöresinden bazı Ermeni kadınlarla görüşmeler yapmıştır. Bu görüşmelerini 2015’te, Paris’te bir toplantıda açıklar. Anjel Dikme’nin aktardıklarına göre, Sasun bölgesinde Cumhuriyet döneminde de devam eden bir pratik söz konusudur. (41)

5) Resm-i Arus Vergisi

Osmanlı vergi sisteminin “tekalif-i şer’iye” ve “tekalif-i örfiye” olmak üzere iki ana bölüme ayrıldığı bilinmektedir. Şeri vergilerin sayısı oldukça sınırlıdır. Gelenek ve göreneklere dayanan Örfi vergiler ise son derece zengin ve çeşitlidir ve bölgeden bölgeye farklar göstermektedir. Bunun nedeni Osmanlıların işgal ettikleri bölgelerdeki geleneksel vergilere dokunmamaları ve bunları kendi sistemlerine entegre ederek devam ettirmeleridir. Örfi Vergiler içinde yer alan önemli bir kalem, “ne zaman tahakkuk edip, tahsil edileceği belli olmayan “bad-ı heva” vergileridir.” (42) Bad-ı heva vergileri içinde en çok dikkat çeken ise Resm-i Arus olarak adlandırılan bir vergidir. Bazı yörelerde “gerdek vergisi” olarak da adlandırılan bu vergi, evlenmeden önce ödenmektedir. (43)

Hukukçular arasında, Resm-i Arus vergisinin “İlk Gece Hakkı”nın yerini alan bir vergi olup olmadığı konusunda bir tartışma vardır. Bu vergi türü Avrupa’da “formarriage” (evlilik öncesi) kuralı olarak bilinmektedir ve “ilk gece hakkının tamamlayıcısı niteliğinde(dir).” (44) Eğer serfin kızı, feodalin malikanesi dışında evlenmek isterse, toprak sahibine önemli bir vergi ödemek zorundadır. Çünkü feodal hem işgücü ve önemli bir vergi kaynağını kaybedecek hem de doğacak çocuklar üzerinde hak iddia edemeyecektir. Bu nedenle “formarriage” bir nevi “evlenme izni almak” anlamına gelmektedir. Birçok durumda, serf istenen miktarı ödeme imkanına sahip olmadığı için, bu vergi, evlenmelerin feodalin egemenlik alanı içinde yapılmasının baskı aracı olarak kullanılmıştır. Çoğu durumda feodal, serflerin kendi malikaneleri dışında evlenmelerine izin vermemişler ve onları aynı malikâne içinde birbirleri ile evlenmeye zorlamışlardır.

Bu bilgiler ışığında, Vahan Bardizaktsi, Boğos Natanyan ve Karekin Sırvantsdyants adlı rahiplerin yukarda aktardığımız raporları çok daha fazla anlam kazanmaktadır. Toprak Ağaları, yüksek vergi ödeyemeyecek durumda olan Ermeni kız veya oğlanlarını, zorla kendi egemenlik alanları içinde tutmakta ve onları istemedikleri kişilerle zorla evlendirmektedirler. “İlk Gece Hakkı”nın istenilen vergiyi verme imkanında yoksun köylüler için kullanılmaya devam eden bir pratik olduğu da tahmin edebiliriz. Herhangi bir korumadan yoksun köylülerin çaresiz olduklarını tahmin etmek zor değildir. Bu nedenle de “kızlarımız ve kadınlarımız bize ait değil” demek zorunda kalmaktadırlar.

Osmanlı Örfi vergisi olan Resm-i Arus’un, “İlk Gece Hakkı” ile ilgili ve onun yerini alan bir vergi olmadığı iddiasını ileri süren hukukçular olduğu gibi, bu verginin “İlk Gece Hakkı” yerine alındığını savunanlar da vardır.  (45) Konu hukuk tarihçileri için son derece önemli bir araştırma alanıdır.

“İlk Gece Hakkı” ve Soykırım Çalışmaları

Burada eldeki bazı ikincil el kaynaklarda “İlk Gece Hakkı” konusunda mevcut olan bilgiler daha çok tasviri biçimde bir araya toplanmıştır. Bu sınırlı değerlendirmenin bize gösterdiği bazı gerçekler şunlardır.

1) “İlk gece Hakkı” yaygınlığından bağımsız bir pratik olarak mevcuttur. Fakat “hukuki” – de jure – bir hak değil, daha çok yazılı olmayan doğal bir hak biçimindedir; 2) Bu pratik birçok biçimde “bir gece” ile sınırlı değildir ve günlerce sürebilmektedir; 3) “İlk Gece Hakkı”nda ifadesini bulan cinsel şiddet benzeri diğer cinsel şiddet biçimlerinden (düğün basmak, gelinleri ve/veya kızları günlerce hareme kapatmak, yaygın ve sistematik tecavüz) ayırmak mümkün değildir ve bunların iç içe geçtiği pratikler söz konusudur; 4) kadına yönelik şiddet, sistematiktir ve bunu sosyal bir kurum olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır; 5) Ermeni topraklarına el koymak, toprak ürünlerini ve hayvanlarını çalmak konusunda olduğu gibi bu konuda da şikayette bulunmak hemen hemen imkansızdır. Ve şikâyet durumunda şiddetin daha da artması söz konusu olmaktadır; 6) üzerinde konuşulması zor ve neredeyse bir tabu haline gelmiş bir uygulama ile karşı karşıyayız.

Bu tespitlerin bize gösterdiği ise bugüne kadar ihmal edilmiş ve araştırılması gereken bir dizi konu ile karşı karşıya olduğumuzdur. Bu konuların başında Osmanlı Hristiyan vatandaşlarına yönelik kurumsallaşmış cinsel şiddet gelmektedir. Mardin yöresinde Süryani erkeklere dayı diye hitap edilmesi Müslümanlar arasında bu cinsel şiddetin yaygınlığını ve kanıksanmışlığını göstermesi açısından önemlidir. Bir o kadar ilginç olan da bu konunun hiçbir biçimde araştırma konusu yapılmamış olmasıdır.  (46)

Kadına yönelik şiddet, bugün Türkiye’de en kurumsallaşmış şiddet biçimlerinden birisidir. Ve Hristiyanlara yönelik cinsel şiddet, bu yaygınlık ve kurumsallaşmanın önemli tarihi köklerinden ve boyutlarından birisi gibi durmaktadır. 19’uncu yüzyıl boyunca en temel sorunlardan birisi durumunda olan cinsel şiddet, Ermeni, Süryani imhalarının yoğun olarak yaşandığı 1915-1918 döneminin de en önemli pratiklerinden birisidir. Geçmişte yaygın olarak yaşanmış cinsel şiddet pratiklerinin bilinir hale getirilmesi ve nedenlerinin anlaşılır kılınması, bugünkü şiddet tarzlarının anlaşılabilmesi açısından önemlidir.

Günümüzde kadınlara yönelik şiddet konusunda araştırmalar son yıllarda belirgin bir ivme kazanmış olsa bile buradaki konumuz itibarıyla Hristiyan kadınlara yönelik şiddetin tarihi konusunda bugüne kadar fazla çalışma yapılmamış olmasının nedenleri üzerine ciddi olarak düşünmek zorundayız. Bunun en önemli nedeninin erkek egemen kültür ve söylem olduğu ileri sürülebilse de bu eksiktir ve tek başına doğru da değildir. Bu tür çalışmaların yokluğunun en önemli nedeni, kurbanların merkeze alındığı bir tarih yazımının eksikliğidir. Eleştirel tarih yazımı bile hala esas olarak “bir devletin dağılması” sürecinin tarihi, “yukardan aşağıya” bir tarih olarak ele alınmaktadır. Örneğin Osmanlının yıkılması ve Cumhuriyete geçiş hala esas olarak egemen devlet kurumlarının ve bu kurumlara egemen grupların merkezde olduğu bir tarih olarak yazılmaktadır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin en büyük kurbanları Osmanlı nüfusunu %25-30’u civarında olan Hristiyan topluluklarıdır. Bizler bu geçiş tarihini kurbanların merkezde olduğu bir tarzda anlatmaktan ve yazmaktan henüz daha çok uzağız.

Benzeri durum şiddet ve özel olarak cinsel şiddet tarihi açısından da geçerlidir. “İlk Gece Hakkı” konusunda yaşanan hezeyanının da gösterdiği gibi, konuya kadınların merkezde olduğu bir tarzda yaklaşmak egemen zihniyet dünyasına oldukça yabancı durmaktadır. Oysa kadının ve onun anlatımının merkezde olmadığı bir tarih yazımının toplumsal şiddeti ve onun en önemli parçalarından birisi olan cinsel şiddeti anlamasına imkân yoktur. Özetle, kurbanı, şiddete maruz kalanları merkeze alan aşağıdan yukarıya bir tarih yazımı şarttır ve bu bugünkü en büyük eksikliğimizdir. Eğer bu ülkede cinsel şiddet başta çeşitli şiddet türlerinin ortadan kalkması hedefleniyorsa, tüm kurbanların ve özellikle de kadınların çektikleri acıların merkezde olduğu bir tarih yazımı kaçınılmazdır.

Soykırım gibi kitlesel imhalar bir tek merkezi hükümetlerin emir ve kararnameleri ile anlaşılamaz. Uygun kültüre ve sosyal zeminin ve bu zemini sarmalayan zihniyet dünyasının yokluğunda bu tür emir ve kararnamelerin hiçbir hükmü olamayacağını eklemeye dahi gerek yoktur. Bu nedenle, imhaların gerçekleştiği kültürel ve sosyal doku ve bunları sarmalayan zihniyet dünyası da bilinmek ve anlaşılmak zorundadır. Yerel çalışmalar bu nedenle kaçınılmazdır. Bu konuda bazı sınırlı bazı çalışmalar olsa bile henüz daha yolun çok başındayız. Yerel çalışmalar araştırmacılarını beklemektedir.

Son Söz Yerine

1990 yılı idi galiba. Götz Aly ve Susanne Heim, Hamburg Sosyal Araştırmaları Enstitüsü tarafından desteklenen çalışmalarının ilk sonuçlarıyla ilgili, Enstitüde düzenlenen bir toplantıda sunum yapıyorlardı. Anlattıkları şeyler, Holokost çalışmaları açısından bir “devrim” niteliğinde idi. Çalışmaları daha sonra Vordenker der Vernichtung [imhanın düşün babaları] olarak yayınlanacak ve Holokost çalışmalarında önemli bir dönüm noktasına işaret edecekti. Özetle söyledikleri, Holokost’u planlayan ve hayata geçiren kadroların önemli bir kısmının fanatik ırkçı veya anti-Semit olmayıp, son derece rasyonel düşünen sosyal ve nüfus planlamacıları, ‘sosyal mühendisler’ olduğu idi. Dinleyenlerin büyük bir şaşkınlık içinde olduklarını hatırlıyorum.

Elbette ilk sorulan soru birçok kişini aklına gelen soruydu. Götz Aly ve Susanne Heim hangi yeni belgeleri bulmuşlar; tezlerini hangi yeni belgelere dayandırıyorlardı? Daha önce bilinmeyen keşfettikleri yeni dokümanlar nelerdi? Cevap ise daha da şaşırtıcı idi, “herhangi yeni ve bilinmeye bir belge keşfetmedik”, dediler. “Sadece sizlerin de zaten bildiğiniz ve okuduğunuz belgeleri biz bir başka göz ile yeniden okuduk.” 

Bu örnek, aslında bilinen basit bir gerçeğe işaret ediyor. Tarihçilik yeni ve kimsenin bilmediği belgeleri bulma mesleği değildir. Öyle olsaydı zaten tarihçilik diye bir meslek de olmazdı. Bilinmez belgelerin bilinir olması ile mesleğin de bitmesi gerekirdi. Aslında bu bir tek tarih bilimi için değil, tüm sosyal bilimler için geçerlidir. Mesele, yeni belge bulmak değil, mevcut belgeleri yeni bir gözle okuma yeteneğidir. Belge kadar ve hatta ondan daha öneli olan onu okuyan gözdür.

“İlk Gece Hakkı” tartışmasının bize gösterdiği hakikat budur. Yeni belgeler keşfetmekten önce (bulunsa iyi olur elbette), eldeki mevcut belgeleri yeni bir gözle okumak görevi ile karşı karşıyayız. Bilmek istediğimiz şey muhtemelen mevcut belgelerin içinde de vardır yeter ki onu okumayı bilelim. Cinsel şiddeti anlamanın başlangıç noktası yeni belgeler keşfetmek değil, belgeleri okuyacak yeni göze, bakış açısına sahip olmaktır. Ancak bu yeni bakış açısı ile “küçük düşürücü sessizliğin [ürünü] unutma” ile üstü örtülmüş tarihsel hakikatlerin üzerindeki örtüyü açmayı başarabileceğiz. Genç araştırmacıları bekleyen en önemli görev budur.

DİPNOTLAR

(1) Kaynakların bulunması ve taranması konusunda büyük yardımlarını gördüğüm Anna Aleksanyan, Dr. Anush Hovhannisyan ve Ümit Kaya’ya; Ermenciden çeviriler için Silvart Malhasyan ve Stefen Ohanian’a teşekkür ederim.

(2) Bu kısa değerlendirmeyi okuyarak görüş ve önerilerini benimle paylaşan Lerna Ekmekçioğlu, Kumru Toktaşmış ve Melissa Bilal’e teşekkür ederim.

(3) Tasnifin bazı sorunları olduğunu kabul etmek gerekir; burada her hangi bir grupta ele alacağım bir kaynak, kolaylıkla bir diğer grupta da değerlendirilebilir.

(4) Anjel Dikme, “Kayıp İlanı: Vicdan Aranıyor”, https://gazetedavul.com/yazarlar/kayip-ilani-vicdan-araniyor-19375.html (giriş: 7 Haziran 2021).

(5)“Forgettin as humilated silence” ifadesi için, Paul Connerton, “Seven Types of Forgetting” Memory Studies 1; 59 (2008): 59.

(6) Bu kısa yazıda, ağırlıklı olarak yayınlanmış kaynaklara değinilmektedir. Arşiv malzemelerinde konunun nasıl ele alındığı ayrı bir yazı konusu olacaktır.

(7) A. O. Sarkissian, History of the Armenian Question to 1885, (Urbana: University of Illinois Press, 1938), 38.

(8) Latif Mammad, “Роман Хачика Даштенц «Зов пахарей» и курды” [Khachik Dashtenz’in romanı, ‘Çiftçinin çağrısı’ ve Kürtler],  (giriş, 2 Mayıs 2021).

(9)  S. D. Lisitsian, Istoriko-ėtnografičeskie očerki Šatacha [Shatakh (Çatak) Üzerine Tarihi-Etnografik Eskizler], (Tiflis: Kafkas Tarih ve Arkeoloji Enstitüsü Bülteni, 1927), 79-80. İlgili paragrafı Rusça’dan çeviren Erkan İzgi’ye teşekkür ederim.

(10)  I. A. Orbeli, Fol’klor i bıt Moksa [Moks’da Folklor ve Günlük Hayat] (Moskova: Nauka, 1982), 50, 60. Rusça’dan çeviri için Dr. Candan Badem’e teşekkür ederim.

(11)  Hagop Barsoumian, “The Eastern Question and the Tanzimat Era”, Richard Hovannisian (ed.), The Armenian People from Ancient to Modern Times, Volume II: Foreign Dominion to Statehood: The Fifteenth Century to the Twentieth Century, (New York: St. Martin’s Press), 200.

(12)  Vahan Baibourtian, The Kurds, The Armenian Question and The History of Armenian-Kurdish Relations [Kürtler, Ermeni Sorunu ve Ermeni Kürt İlişkilerinin Tarihi], (Ottawa: yayın evi yok, 2013), 33. Bairbourtian, ilgili bilgilere kaynak olarak Ermenistan’daki El Yazmaları arşivini verir. [Mesrop Mashtots Institute of Ancient Manuscripts (Matenadaran), Yerevan, Patriarchal Archive, Doc. No. 219, sayfa. 136,152,157 ve devamı.] Bu belgelerden 152 nolu olanından kısa bir paragraf aşağıda aktarılmıştır.

(13) a.g.e., 33-34

(14)  Elke Hartmann, “Gülizars Geschichte: Frauenraub in den armenischen Provinzen des Osmanischen Reiches in neuer Perspektive,” Jahrbuch für Antisemitismusforschung 26 (2017): 192.

(15)  Arménouhie Kévonian, Gülizar’ın Kara Düğünü, (İstanbul: Aras Yayıncılık, 2015), 12.

(16)  Avedis Albert Abrahamian, Avedis‘ Story: An Armenian Boy’s Journey, (London: Gomidas, 2014), 17. Avedis’in anılarından bir bölümünü Houshamadyan adlı sitede yayınlayan Vahé Tachjian, söz konusu bölgede, gelinlerin düğünden önce beylerin evlerini ziyaret etmeleri gerektiği hususunda herhangi bir kanıt bulunamadığını iddia etmiştir. Burada çok önemli soru şudur: özellikle cinsel şiddet gibi, insanların üzerinde konuşmakta bile zorlandığı bir hususta ne tür bir kanıt aranmaktadır?

(17)  Arsen Yarman, Palu – Harput 1878, II. Cilt, Raporlar, (İstanbul: Belge Yayınları, 2015). İlgili sayfa numaraları metinde parantez içinde verilmiştir.

(18) Yukardaki alıntı, Arsen Yarman çevirisi hatalı olduğu için orijinal metinden alınmıştır. Rahip Boğos Natanyan, Ermenistan’ın Gözyaşı veya Palu, Harput, Çarsancak, Çapakçur ve Erzincan Hakkında Rapor, Beşinci Kitap, (İstanbul: yayınevi ve yılı yok), 117. 

(19) Ermenistan Milli Arşivi, Khrimyan Hayrig Fonu 56, liste 14, dosya 77 a, sayfa 13.

(20) El Yazmaları Enstitüsü, Mesrop Maşdots Kütüphanesi, Katolikosluk Arşivi, dosya no 219, belge no 152.

(21)  Satrap, eski Perslerde il yöneticisi demektir.

(22)  Vidag gazetesi, 19 Aralık 1907, sayı 25.

(23) Aktaran, Ayşenur Korkmaz, “The Hamidian Massacres: Gendered Violence, Biopolitics and National Honour”, Stephan Astourian & Raymond Kévorkian (ed.); Collective and State Violence in Turkey, The Construction of a National Identity from Empire to Nation-State, (New York: Berghahn, 2020), 165.

(24) a.g.e.

(25)  Israel Joseph Benjamin, Eight Years in Asia and Africa from 1846 to 1855, (Hanover: s.p., 1859), 97.

(26) John Alston Campbell, In the Shadow of the Crescent, (London: Marshall Brothers, 1906), 63.

(27)  a.g.e., 145, 159-160.

(28)  a.g.e., 160.

(29) H. F.B. Lynch, Armenia Travels and studies, vol. II, (London & New York: Longmans Green and Co., 1901), 91, 430-31.

(30)  Mrs Bishop (Isabella Bird), Journeys in Persia and Kurdistan, Volume II (London: John Murray 1891), 232.

(31) a.g.e 240.

(32) Mikhail Semenovich Lazarev, Kurdskii vopros (1891–1917) [Kürt Sorunu (1891-1917)], (Moskva: Izdatelstvo, Nauka, 1972), 40. Lazarev’in 1964 ve 1972 baskılarını temin eden Dr. Anush Hovhannisyan’a teşekkür ederim.

(33)  a.g.e., 77-78.

(34)  Sözü edilen yazarların eserleri için: https://www.yesayansalonu.com/akcamdanilkgecehakkitartismasi/ . Kemal Madhar Ahmad’ın Kürtçe, Türkçe ve İngilizcelerini temin eden Sait Çetinoğlu’na teşekkür ederim.

(35)Tartışmalar sırasında birçok insan ya bana doğrudan yazarak ya da sosyal medya üzerinden bildikleri ve duyduklarını paylaştılar. Bu paylaşımların değerlendirilmesi ayrı bir yazı konusudur. Burada verilen Muğla ve Kayseri örnekleri, sorunun bir tek Kürt bölgeleri ve ağaları ile sınırlı olmadığını gösterir.

(36)  Erdoğan Gedik, “Sozialer, kultureller, ökonomischer und linguistischer Wandel im Rahmen der transnationalen und der Binnenmigration: Soziale Netze am Beispiel von Varto”, Frankfurt Goethe Universität am Main, 2008.

(37)  Erdoğan Gedik, doktora çalışmasında bu notları kullanmamıştır. Şimdi, notlarından hareketle konu hakkında ayrı bir makale üzerinde çalışmaktadır.

(38)  Programı şuradan izlenebilir. 

(39http://www.agos.com.tr/tr/yazi/4901/mildanoglu-babam-6-kardesini-ve-tum-ailesini-kaybetti-iste-1915-budur?fbclid=IwAR2ZJ5SQyhkfKZLCksedH2SIDGO9qFQcQRbagnGXYuFX-o0lgpL3yg0wqrE; (giriş 2 Mayıs 2021)

(40)  Ertuğrul Aladağ, “Toprak Damdan Konuta Evrilmek ve Cinsellik”, A. Durakbaşı ve Ö Şahin (ed.), Yerel Tarih Yöntem ve Deneyimler- II. Sözlü Tarih Atölyesi, (Muğla: Muğla Kent Belgeliği Yayını, 2007), 86.

(41https://www.youtube.com/watch?v=ybmPSGw1HG0 (giriş 2 Mayıs 2021)

(42)  Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız; S. Gül Akyılmaz, “Bad-ı Heva Vergilerine Bir Örnek: Resm-i Arus”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 7, S: 1-2, 1999, s. 115–128.

(43)  Arus süslenmiş gelin gelin, güveyi; Şeb-i Arus düğün gecesi, Resmi-i Arus, düğün gecesi için alınan vergi anlamına gelir.

(44)  a.g.e., 1123.

(45) Resmi-i Arus vergisi ile ilgili bilgileri aldığımız Gül Akyılmaz, Resm-i Arus’un “formarriage” karşılığı olmadığı iddiasındadır. Bu verginin “İlk Gece Hakkı”nın karşılığı olduğu yolunda bir görüş için ise bakınız; Melda Yaman Öztürk, Nuray Ertürk Keskin, “Is ‘Reaya’ so Different from the ‘Serf’? A Comparative Analysis of the Relations of Production in the Ottoman Empire and Feudal Europe”, Third European Congress on World and Global History, London School of Economics and Political Science, adlı konferansa sunulan tebliğ, 14-17 Nisan 2011, Londra.

(46)  Hristiyan kadınlara yönelik şiddet çalışmaları daha çok soykırım dönemi ile ilgilidir. Türkçe kaynaklar içinde Lerna Ekmekçioğlu, “Kız kaçırma, kız kurtarma: Birinci Dünya Savaşı sırasında ve Mütareke yıllarında İstanbul’da Ermenilik ve Müslümanlık”, Toplum ve Bilim, 129; (2014):223-255, bir istisna gibi durur. Konu hakkında İngilizce bazı kaynaklar için bakınız; Matt hias Bjørnlund, “ ‘A Fate Worse than Dying’: Sexual Violence during the Armenian Genocide,” Dagmar Herzog (ed.), Brutality and Desire: War and Sexuality in Europe’s Twentieth Century, (New York: Palgrave Macmillan, 2009), 16–58; Katharine Derderian, “Common Fate, Different Experience: Gender-Specific Aspects of the Armenian Genocide, 1915–1917,” Holocaust and Genocide Studies 19, no. 1 (2005): 1–25; Vahe Tachjian, “Mixed Marriage, Prostitution, Survival Reintegrating Armenian Women into Post-Ottoman Cities” Nazan Maksudyan (ed.), Women and the City, Women in the City. A Gendered Perspective on Ottoman Urban History, (New York: Berghahn Books, 2014) 86-106. Yakın zamanda yukarda aktardığımız Ayşenur Korkmaz örneğinde olduğu gibi, Abdulhamit dönemine ilişkin önemli bazı çalışmalar vardır.

HDP’nin Kapatılması ve Yeni Bir KoalIsyon İhtiyacı Üzerine SeslI Düşünceler:

Taner Akçam’ın bu yazısını hem „Gazete Duvar“ hem de „Birikim“ dergisi çeşitli nedenler göstererek yayınlamayı kabul etmemişlerdir. Ben bu yazıyı değerli ve tartışılmasını gerekli bulduğum için yayınlıyorum. Kamil Taylan – 31.03.2021

Taner Akçam

Artık belli oldu ki, Bahçeli-Erdoğan ikilisinin hedefinde sadece HDP yok. Siyaseten toptan bir saldırıya geçmiş durumdalar. Toptan saldırının nihai amacı 2023’e kesin iktidar olarak girmek. Seçimle veya seçimsiz bunu gerçekleştirmek istiyorlar. Seçim sistemi manipüle edilerek, “seçimin olup olmamasının” önemsiz bir ayrıntı haline geleceği bir strateji izliyorlar. Yanılıyor olabilirim ama gözüken o ki, Bahçeli-Erdoğan ekibinin elinde, “iktidarı seçimle kaybetmek” gibi bir seçenek bulunmuyor. Bu nedenle, HDP’ye karşı başlattıkları topyekûn saldırı siyasetinin, önümüzdeki aylarda diğer muhalefet partilerini de kapsamasına şaşırmayacağım. İktidarın seçimle el değiştirmesinin ortadan kalktığı bir sürece girilmiştir diyebiliriz.

Bu yazıda ama sadece HDP üzerinde durulacak ve kapatılması durumunda ne yapılması gerektiği konusunda bazı önerilerde bulunulacaktır. Burada, gelişmeleri ABD’den izliyor ve siyasetin havasını doğrudan teneffüs etmiyor olmanın bir handikap olduğunu bildiğimin altını çizmek isterim. Önerilenlerin, fazla ayakları havada ve gerçeklikten uzak olma ihtimali elbette var. Ama bu durum, gene de düşünülenlerin söylenmemesi anlamına gelmiyor.

HDP’ye karşı saldırının gösterdikleri:

Önce noktalar halinde bazı tespitler yapmak isterim.

  • HDP’nin açık hedef seçilmesinin en önemli nedeni Kürtlerdir. Kürtler, Bahçeli-Erdoğan ekibinin 2023 planlarını bozabilecek en büyük kitlesel güçtür. Bu nedenle, Kürtlerin sivil siyasette temsil edilme imkanının tümüyle ortadan kaldırılması, tüm kanalların kapatılması gerekiyor. HDP’nin kapatılması, sivil siyasetin Kürtlere kapanmasının bir ön adımıdır. Bahçeli-Erdoğan ittifakının 2023 zaferi biraz buna bağlıdır.
  • HDP’nin sivil siyasetten silinmesi, “terörle bağlantı” üzerinden yapılıyor. Bu “bağlantı iddiasının” ciddi bir tez olduğunu düşünüyorum. Tez, hem diğer muhalefet çevrelerinin kapatmaya açıktan tavır almalarını engelliyor, hem de belli bir “söylem üstünlüğü” ile Türkler arasında destek buluyor. Tezin kuvvetli olmasının nedeni, karşı çıkacakları kolayca altından kalkamayacakları bir “açmaza” sokuyor olmasıdır. 
  • Açmazın ana nedeni, sosyolojik olarak HDP’nin esas gövdesi ile PKK tabanının kesişmesidir. Bu iki yapı arasındaki “organik ilişki” konusunda “havada uçuşan spekülasyonlara” girmek bile gereksizdir. HDP, PKK ile ciddi sosyolojik ve bu anlamda siyasi bağlantı içindedir. Ve PKK, silahlı mücadeleye devam ettikçe, HDP’nin silahlı mücadele ile arasına kesin çizgi koyması oldukça zordur. HDP, sosyolojik-siyasi kökleri olan bu bağlantı konusunu açık konuşmak yerine sadece “inkâr” siyaseti izlemektedir. Bu inkâr politikası ise, “ilişki” meselesinin “zayıf halka” ve bir yara olarak kalmasına neden olmaktadır. 
  • Elbette doğru olan, bu sosyolojik-siyasi gerçekliği açık ve samimi bir “konuşma” konusu haline getirmektir ama HDP buna hazır gözükmüyor. Bu nedenle “sessizlik” ve/veya inkâr etmek egemen oluyor. Herhangi bir “terör” olayında “kınıyoruz”, deniyor ama bu da inandırıcı bulunmuyor. HDP’nin zayıf karnı burası.

O halde soru şu:

  • HDP’nin kapatılmasını “siyaseten yanlış” görenlerin yapması gereken nedir? Soruyu bir başka türlü de sorabiliriz, “Kürtlere sivil siyaset alanının kapatılmasına” nasıl karşı çıkılabilir ve neler yapılabiliriz? Veya siyasetin daha da sivilleşmesi konusunda atılması gereken adımlar nelerdir?
  • İlk akla gelen basit çözüm, HDP’nin kendisine yönelik toptan saldırıya, bugüne kadar alışılagelmiş anlayış ve araçlarla karşı çıkmasıdır. Kapatılma durumunda, daha önce de yapıldığı gibi, başka isimle yeni parti(ler) kurabilir ve yola böyle devam edebilirler. Ama, eklemek gerekir ki, HDP’yi kapatmaya koyulmuş siyasi irade de bu olasılığı bilmektedir ve bunu mutlaka önlemeye çalışacaktır. Bu imkânın pratik olarak da giderek zor seçenek haline gelebileceği ihtimalini unutmamak gerekiyor.

Önerebileceğim Yeni bir Koalisyondur

Acaba şu anda içinde bulunulan durum bir şans olarak da ele alınabilir mi? Bugüne kadar izlenen siyasetin de araçların da üzerine yeniden düşünmek ve yeni politikalara yönelmek mümkün olabilir mi? Burada önerilen, HDP ve Kürtlerin siyasette temsil edilmelerine karşı açılmış toptan savaşın yarattığı ortamı bir şans olarak ele almaktır. 

Bu hususları noktalar halinde sıralamak gerekirse:

  • Bahçeli-Erdoğan ikilisinin toptan saldırısına karşı, genel olarak Kürtlere, Kürt siyasal hareketlerine ve özelde de HDP’ye nefes borusu olmak gerekir. Boğulmak isteneni boğdurmamak en makul adımdır. O halde HDP’ye doğrudan pratik destek yolu ve bunun imkanları üzerine düşünmek gerekir. Yani hem klasik “kapatılmasına karşıyız” söylemi, hem de “alışıldık usulle yeni parti kurarak devam” dışında ne yapılmalıdır?
  • Önereceğim, HDP’yi dışardan destekleyen Türk demokrat-aydın çevreler ile HDP arasında yeni bir ilişki tarzı üzerine düşünmeye davettir. Türk demokrat-aydın çevreler ile HDP arasında yeni siyasi-pratik koalisyon imkânı aramaktır. 
  • Sözünü ettiğim, Türk aydın çevreler genel olarak PKK ile aralarına mesafe koymuş ve koyacağı bilinen çevrelerdir. Bu çevrelerin HDP’ye; HDP’nin de PKK ile aralarına koydukları mesafeyi demokratik teamüller çerçevesinde dile getiren bu çevrelere doğru açılmasını öneriyorum.
  • Önerdiğim koalisyon, Bahçeli-Erdoğan koalisyonuna karşı önemli bir “demokratikleşme” ve “sivilleşme” sinerjisi yaratacaktır. Bunun yanısıra bu yeni koalisyon, HPD’ye yönelik “terör bağlantısı” suçlamasına da verilecek en kuvvetli cevaptır. Çünkü, Sözünü ettiğim Türk aydın çevrelere “PKK” ve “terör bağlantısı” suçlaması yapmak, “kargaları güldürmek” olur.
  • “Yeni bir Koalisyon” önerim, HDP’nin bugüne kadar Türk aydınları ile kurduğu ilişki tarzını da mercek altına almayı gerektirir. Dışardan gözlediğim, bu ilişki iki ana özelliğe sahip gibi: A) Aradaki ilişki, Refah Partisinin geçmişte bazı aydınlarla kurduğu ‘vitrin ilişkisini’ andırmaktadır. ‘Vitrin ilişkisi’ tatsız ve yanlış bulunursa, ‘sessizlik sözleşmesi’ önerisinde bulunabilirim. HDP vitrininde görünen aydınlar (eğer PKK’yı açıktan destekleyenlerden değillerse), PKK’nın siyasetine eleştirileri bile olsa, “susmayı” tercih etmektedirler. PKK’nın, HPD üzerindeki “manevi ağırlığını” “sessizce” ön kabul esastır. Bu aydınlar, “ev sahibi” de olmadıklarını bilmekte ve sadece kendilerine sunulan imkanları kullanmakta gibidirler.  B) HDP’nin bir de “Türk sol örgütler ile koalisyonu” vardır. Hala 1970’lerin düşünce tarzına uygun olarak, neredeyse “arkaik” hale gelmiş sol-sosyalist gruplarla kurulmuş bir “cephe” söz konusu. A ve B şıklarına dahil olan çevreler arasında farklar-gerilimler olduğu tahmin edilebilir ama sonuçta Kürt hareketinin yarattığı imkânları ‘pratik olarak kullanma’ arzusunun ağır bastığı söylenebilir.
  • Sonuçta Kürt Hareketi, Türk aydınları-örgütleri ile kurduğu bu koalisyon-cephe ile, siyasi olarak Türkiye’nin Batısında hemen hemen hiçbir ağırlığı olmayan kişi ve çevreleri parlamentoya taşınmıştır.
  • HDP’nin, ciddi potansiyeli olmasına rağmen özellikle Batı’da istediği gibi büyüyemiyor olmasının nedeni, A ve B maddelerinde ifade edilen koalisyon anlayışıdır. Önerdiğim, bu koalisyon anlayışı üzerine sesli düşünülmesi ve değiştirilmesidir.
  • Benim sözünü ettiğim aydın çevreler yukardaki A ve B şıkları dışındadır ve bu çevreler hem ‘vitrin’ değildirler ve olmayacaklardır hem de Kürt meselesinde, PKK’ye yönelik düşüncelerinde “sessiz kalmayı” değil, eleştirilerini açıkça ifade etmeyi tercih edeceklerdir.
  • Bu yeni Türk-aydın çevrelerin HDP’ye getirebilecekleri dört temel siyasi öneri var gibidir (bunların bazıları HDP tarafından zaten savunulmaktadır): 1- Sivil siyasetin ve siyasette çoğulculuğun öneminin altını çizmek; 2- silahlı mücadelenin sivil siyasetin önünü tıkadığını söylemek ve silahlı mücadele devrinin bittiğini açıkça ilan etmek; 3- sadece devletin değil, PKK dahil toplumun her kesimin kendi tarihiyle yüzleşmesi gerektiğini savunmak; 4- tarihe ve geleceğe yönelik yeni bir toplumsal hafıza etrafında, çoğulcu bir Türkiye projesi üzerinde tartışmak.
  • HPD çevreleri “yeni” siyasi fikirler de getirecek Türk-aydın çevrelere doğru açılabilecek, yeni bir koalisyon anlayışına uygun açılım yapabilecek midir? Bu açılım, partinin iç yapısına ilişkin örneğin karar süreçlerinin demokratikleşmesi vb. gibi oldukça sancılı sonuçlarının olabileceğini tahmin ediyorum.
  • Ya da “Türk aydınları” dediğim tanımlanmamış kesim böyle bir öneriye nasıl bakar? Buna hazır bir kesim var mıdır? Tartışılması gereken soru budur.

Türk aydınları ile HDP arasında önerdiğim tarzda yeni bir siyasi koalisyon, yeni bir siyaseti ve yeni bir siyaset kültürünü gerektirir ve galiba şu anda olmayacak gibi gözüken de budur. 

Bu yazının ana tezi ise ama bunun imkânlarının zorlanması gerektiğidir.